mehmet akif ersoy
İstiklal Marşı Şairi1873 yılında Istanbul da dogdu. Bir medrese hocası olan babası dogumuna ebced hesabıyla tarih düserek ona "Ragıyf" adını vermis, ancak bu yapay kelime anlasılmadıgı için çevresi onu "Âkif" diye çagırmıstır. Babası Tamamı için linke tıklayın" href="http://ansiklopedi.bibilgi.com/A...
Bu başlıkla ilgili :
İstiklal Marşı Şairi
1873 yılında Istanbul da dogdu. Bir medrese hocası olan babası dogumuna ebced hesabıyla tarih düserek ona "Ragıyf" adını vermis, ancak bu yapay kelime anlasılmadıgı için çevresi onu "Âkif" diye çagırmıstır. Babası
Arnavutluk un Susise köyündendir, annesi ise aslen Buharalı dır. Mehmed Âkif ilkögrenimine Fatih te Emir Buharî mahalle mektebinde basladı.Maarif Nezareti ne baglı iptidaîyi ve Fatih Merkez Rüstiyesi ni bitirdi.Bunun yanı sıra
Arapça ve Islami bilgiler alanında babası tarafından yetistirildi. Rüstiye de "hürriyetçi" ögretmenlerinden etkilendi. Fatih Camii nde Iran edebiyatının klasik yapıtlarını okutan Esad Dede nin derslerini izledi.
Türkçe, Arapça,
Farsça, ve
Fransızca bilgisiyle çevresindekilerin dikkati çekti. Mekteb-i Mülkiye nin idadi (lise) bölümünde okurken siirle ugrastı. Edebiyat hocası Ismail Safa nın izinden giderek yazdıgı mesnevileri sair Hersekli Arif Hikmet Bey övgüyle karsıladı.Babasının ölümü ve evlerinin yanması üzerine mezunlarına memuriyet verilen bir yüksek okul seçmek zorunda kaldı. 1889 da girdigi Mülkiye Baytar Mektebi ni 1893 te birincilikle bitirdi. Ziraat Nezareti emrinde geçen yirmi yıllık memuriyeti sırasında veteriner olarak dolastıgı
Rumeli, Anadolu ve Arabistan da köylülerle yakın iliskiler kurma imkanı buldu. Ilk siirlerini Resimli Gazete de yayımladı.1906 da Halkalı Ziraat Mektebi ve
1907 de Çiftçilik Makinist Mektebi nde hocalık etti.
1908 de Dârülfünûn Edebiyat-ı Umûmiye müderrisligine tayin edildi. Ilk siirlerinin yayımlanmasını izleyen on yıl boyunca hiçbir sey yayınlamadı.1908 de II. Mesrutiyet in ilanıyla birlikte
Esref Edip in çıkardıgı Sırat-ı Müstakim ve sonra Sebilürresad dergilerinde sürekli yazılar ve siirler yazmaya basladı.1913 te
Mısır a iki aylık bir gezi yaptı. Dönüste Medine ye ugradı. Bu gezilerde Islam ülkelerinin maddi donatım ve düsünce düzeyi bakımından Batı karsısındaki zayıflıkları konusundaki görüsleri pekisti. Aynı yılın sonlarında Umur-u Baytariye müdür muavini iken memuriyetten istifa etti. Bununla birlikte Halkalı Ziraat Mektebi nde kitabet ve Darülfununda edebiyat dersleri vermeye devam etti. Teskilat-ı Mahsusa ve Milli Mücadde Ittihat ve Terakki Cemiyeti ne girdiyse de cemiyetin bütün emirlerine degil, sadece olumlu buldugu emirlerine uyacagına dair and içti.
I.Dünya Savası sırasında istihbat teskilatı Teskilât-ı Mahsusa tarafından Berlin e gönderildi. Burada
Almanlar ın eline esir düsmüs
Müslümanlar için kurulan kampta incelemeler yaptı.
Çanakkale Savası nın akısını Berlin e ulasan haberlerden izledi. Batının gelisme düzeyi onu derinden etkiledi. Yine Teskilât-ı Mahsusa nın bir görevlisi olarak çöl yoluyla Necid e ve savasın son yılında
Lübnan a gitti. Dönüsünde yeni kurulan Dâr-ül -Hikmetül Islâmiye adlı kurulusun baskâtipligine getirildi. Savas sonrasında Anadolu da baslayan direnis hareketini desteklemek üzere
Balıkesir de etkili bir konusma yaptı. Bunun üzerine
1920 de Dâr-ül Hikmet deki görevinden alındı. Istanbul Hükümeti Anadolu daki direnisçileri yasa dısı ilan edince Sebillürresad dergisi
Kastamonu da yayımlanmaya basladı ve Mehmed Âkif bu vilayette Milli Mücadele hareketine katkısını hızlandıran çalısmalarını sürdürdü. Nasrullah Camii nde verdigi hutbelerden biri
Diyarbakır da çogaltılarak bütün ülkeye dagıtıldı.
Burdur mebusu sıfatıyla TBMM ye seçildi. Istiklal Marsı Meclis in bir Istiklâl Marsı güftesi için açtıgı yarısmaya katılan 724 siirin hiçbiri beklenilen basarıya ulasamayınca maarif vekilinin istegi üzerine 17 Subat
1921 de yazdıgı Istiklal Marsı, 12
Tamamı için linke tıklayın" href="http://ansiklopedi.bibilgi.com/Mart">Mart ta birinci TBMM tarafından kabul edildi.Mısıra Gidis
Sakarya zaferinden sonra kısları Mısır da geçiren Mehmed Âkif, daha sonra sürekli olarak Mısır da yasamaya karar verdi.
1926 dan baslayarak Camiü l-Mısriyye de Türk dili ve edebiyatı müderrisligi yaptı. Bu gönüllü sürgün hayatı sırasında siroz hastalıgına yakalandı ve hava degisimi için
1935 te Lübnan a,
1936 da Antakya ya birer gezi yaptı. Yurdunda ölmek istegi ile
Türkiye ye döndü ve 27
Aralık 1936 da Istanbul da öldü. Dil Anlayısı Konusma diline yaslandıgı için kolayca yazılıvermis izlenimi veren siirleri biçime iliskin titiz bir tutumun örnekleridir. Hem aruzdan dogan bagların üstesinden gelmis, hem de siirin bütününü kapsayan bir iç musiki düzenini gözetmistir. Dilde sadelestirmeden yana olan tutumunu her siirinde ortaya koymustur.Mehmed Âkif nazım diline bu dilin tabii yapısını bozmadan elverisli oldugu gelismeyi kazandırmıs ve aruz veznini yumusatmıstır. Bu aynı zamanda
Türkçe nin siir söylemedeki imkanlarının ne ölçüde genis oldugunu göstermesi demektir. Mehmed Âkif dilin toplumsal kimligini öne çıkarmıs,üslupta özgünlük ve kisisellige ulasmıstır.Yenilikçi bir sair olarak, yasadıgı dönemde görülen ölçüsüz yenilik egiliminin bozucu etkilerine, ölçüsü isleviyle baglantılı bir siir kurmak suretiyle sınır çekmeye çalısmıstır.
ESERLERI
Safahat,
Süleymaniye Kürsüsünde,
Hakkın Sesleri,
Fatih Kürsüsünde,
Hatıralar,
Âsım,
Gölgeler.
Hakkında Yazılanlar
1.Mehmet Akif Nurettin Topçu Dergah Yayınları
Büyük adam, eseriyle hayatını birlestiren adamdır. Biz onda su vasıfları arıyoruz: Önce ömründe ayni kanaatin, ayni imanın sahibi olan adamdır. Devirlere, zaruretlere, cemiyetlere göre degismez, muhitine uymaz; muhiti kendine uydurur, uydurmazsa çarpısır. Cemiyetten daha kuvvetlidir; cemiyeti sürükleyicidir. Bu karaktere sahip insanların, yani deger yaratıcısı olanların bir kısmı zekasıyla, bir kısmı kalbi ve hisleriyle, bir kısmı da iradesiylebaska insanlara ve cemiyete üstündür, yaratıcıdır, sahiptir veya velidir. Bu üstün insanlar arasında ise bazıları her bakımdan, hem zeka, hem duygu, hem de irade kuvveleriyle cemiyetin insanlarına üstün durumdadırlar. Böylelerine muvazeneli karakter sahipleri denir. Filhakika zeka, duygu ve irade fonksiyonlarından yalnız bir kısmında üstünlüge sahip olanlarda, alelade olan ruh sahasına dogru açılmıs bir yara halinde anormallikler, ruh ve karakter sarsıntıları göze çarpmaktadır. Ancak muvazeneli karakter sahipleri, bu sarsıntılardan korunmus saglam ruhlu insanlardır. Bu üç türlü fonksiyonların da ayni seviyede yüksek ve keskin olusu, insanoglunu hilkatin harikulade bir eseri yapabiliyor. Iste Akif yaradılısın bu lutfuna ugramıstı. Ancak onu, iradesinin atesli tazyikiyle diger sahalarda muvazenesizlikten koruyan pek mühim bir sebebin var oldugu da unutulmamalıdır: Bu sebep, demirden bir iradeyi ahenkdar bir ray üzerinde yürüten Islam terbiyesi ve Allah a imanıydı.Büyük adamların baska bir vasfı da münzevi oluslarıdır. Onlar kalabalıgın içinde yalnız yasarlar. Üçüncü bir vasıf olarak, büyük adamların devlet ve ikbal mevkilerinden uzak durduklarını görüyoruz.
---
İSTİKLAL MARŞI
Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim milletimin yıldızıdır parlayacak!
O benimdir, o benim milletimindir ancak!
Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilal!
Kahraman ırkıma bir gül... ne bu şiddet, bu celâl?
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helal.
Hakkıdır, Hakka tapan milletimin istiklal.
Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım;
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!
Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım.
Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.
Garbın âfâkını sarmışsa çelik zırhlı duvar.
Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.
Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imânı boğar,
Medeniyyet! dediğin tek dişi kalmış canavar?
Arkadaş, yurduma alçakları uğratma sakın;
Siper et gövdeni, dursun bu hayâsızca akın.
Doğacaktır sana vadettiği günler Hakkın,
Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.
Bastığın yerleri toprak diyerek geçme, tanı!
Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehid oğlusun, incitme, yazıktır, atanı.
Verme, dünyâları alsan da bu cennet vatanı.
Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?
Şühedâ fışkıracak toprağı sıksan, şühedâ!
Cânı, cânânı, bütün varımı alsın da Hudâ,
Etmesin tek vatanımdan beni dünyâda cüdâ.
Rûhumun senden İlahî, şudur ancak emeli:
Değmesin ma bedimin göğsüne nâ-mahrem eli!
Bu ezanlar-ki şehâdetleri dinin temeli-
Ebedî yurdumun üstünde benim inlemeli.
O zaman vecd ile bin secde eder -varsa- taşım.
Her cerîhamdan, İlâhî, boşanıp kanlı yaşım;
Fışkırır rûh-ı mücerred gibi yerden naşım;
O zaman yükselerek arşa değer belki başım!
Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl!
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helâl.
Ebediyyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl;
Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet,
Hakkıdır, Hakka tapan milletimin istiklâl!
Bülbül/Mehmet Akif Ersoy
Bütün dünyaya küskündüm, dün akşam pek bunalmıştım;
Nihâyet, bir zaman kırlarda gezmiş, köyde kalmıştım.
Şehirden kaçmak isterken sular zâten kararmıştı;
Pek ıssız bir karanlık sonradan vâdiyi sarmıştı.
Işık yok, yolcu yok, ses yok, bütün hilkat kesilmiş lâl...
Bu istiğrâkı tek bir nefha olsun etmiyor ihlâl.
Muhitin hâli insâniyyetin timsâlidir, sandım;
Dönüp mâziye tırmandım, ne hicranlar, neler andım!
Taşarken haşrolup beynimden artık bin müselsel yâd,
Zalâmın sinesinden fışkıran memdûd bir feryâd,
O müstağrak, o durgun vecdi nâgâh öyle coşturdu:
Ki vâdiden bütün, yer yer, eninler çağlayıp durdu.
Ne muhrik nâğmeler, yâ Rab, ne mevcâmevc demlerdi:
Ağaçlar, taşlar ürpermişti, güyâ Sur-ı Mahşerdi!
-Eşin var, âşiyânın var, baharın var, ki beklerdin;
Kıyâmetler koparmak neydi, ey bülbül, nedir derdin?
O zümrüd tahta kondun, bir semâvi saltanat kurdun;
Cihânın yurdu hep çiğnense, çiğnenmez senin yurdun.
Bugün bir yemyeşil vâdi, yarın bir kıpkızıl gülşen,
Gezersin, hânumânın şen, için şen, kâinâtın şen.
Hazansız bir zemin isterse, şâyed ruh-ı ser-bâzın,
Ufuklar, bud-i mutlaklar bütün mahkum-ı pervâzın,
Değil bir kayda, sığmazsın -kanatlandın mı- ebada;
Hayâtın en muhayyel gâyedir ahrâra dünyâdâ.
Neden öyleyse mâtemlerle eyyâmın perişandır?
Niçin bir damlacık göğsünde bir umman huruşandır?
Hayır, mâtem senin hakkın değil...Mâtem benim hakkım:
Asırlar var ki, aydınlık nedir, hiç bilmez âfâkım!
Teselliden nasibim yok, hazân ağlar bahârımda:
Bugün bir hânumansız serseriyim öz diyârımda!
Ne hüsrandır ki: Şarkın ben vefâsız, kansız evlâdı,
Serâpâ Garba çiğnettim de çıktım hak-i ecdâdı!
Hayâlimden geçerken şimdi; fikrim hercümerc oldu,
Selâhaddin-i Eyyubilerin, Fâtihlerin yurdu.
Ne zillettir ki: Nâkuus inlesin beyninde Osmânın;
Ezan sussun, fezâlardan silinsin yâdı Mevlânın!
Ne hicrandır ki: En şevketli bir mâzi serâb olsun;
O kudretler, o satvetler harâb olsun, turâb olsun!
Çökük bir kubbe kalsın mabedinden Yıldırım Hânın;
Şenâatlerle çiğnensin muazzam kabri Orhanın;
Ne haybettir ki: Vahdet-gâhı dinin devrilip, taş taş,
Sürünsün şimdi milyonlarca mevâsız kalan dindaş!
Yıkılmış hânumanlar yerde işkenceyle kıvransın;
Serilmiş gövdeler, binlerce, yüzbinlerce doğransın!
Dolaşsın, sonra, İslâmın harem-gâhında nâ-mahrem...
Benim hakkım, sus ey bülbül, senin hakkın değil mâtem!
Cenk mar ş ı/Mehmet Akif Ersoy
ey sürüden arkaya kalm ı ş yi ğ it
arkada ş ı n gitti haydi sen de git
bak ne diyor ceddi ş ehidin i ş it
haydi git evlad ı m u ğ urlar ola
haydi git evlad ı m aç ı kt ı r yolun
zalimlere kar ş ı bükülmez kolun
bayra ğ ı çek ön safa geçmi ş bulun
u ğ urun aç ı k olsun u ğ urlar ola.
e ş ele bir yerleri örten kar ı
ot de ğ il onlar dedenin saçlar ı
dinle ş ehit sesleridir rüzgar ı
haydi git evlad ı m u ğ urlar ola
haydi git evlad ı m aç ı kt ı r yolun
zalimlere kar ş ı bükülmez kolun
bayra ğ ı çek on safa geçmi ş bulun
u ğ urun aç ı k olsun u ğ urlar ola
haydi levent asker u ğ urlar ola
yerleri y ı rtan sel olup ta ş mal ı
da ğ demeyip ta ş demeyip a ş mal ı
sende ki co ş kunlu ğ a er ş a ş mal ı
kahraman askerim u ğ urlar ola
haydi git evlad ı m aç ı kt ı r yolun
zalimlere kar ş ı bükülmez kolun
bayra ğ ı çek ön safa geçmi ş bulun
haydi levent asker u ğ urlar ola
haydi git evlad ı m u ğ urlar ola.
&
Çanakkale Şehitlerine/Mehmet Akif Ersoy
Şu Boğaz Harbi nedir? Var mı ki dünyada eşi?
En kesif orduların yükleniyor dördü beşi,
- Tepeden yol bularak geçmek için
Marmaraya
Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya,
Ne hayasızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı!
Nerde-gösterdiği vahşetle "bu: bir
Avrupalı"
Dedirir-yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi
Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yahut kafesi!
Eski Dünya, Yeni Dünya bütün akvam-ı beşer
Kaynıyor kum gibi, tûfan gibi, mahşer mahşer.
Yedi iklimi cihanın duruyor karşında,
Osrtralyayla beraber bakıyorsun;
Kanada!
Çehreler başka, lisanlar, deriler rengarenk.
Sade bir hadise var ortada : Vahşetler denk.
Kimi
Hindu, kimi Yamyam, kimi bilmem ne bela...
Hani tauna da zuldür bu rezil istila...
Ah o yirminci asır yok mu, o mahlûk-i asil,
Ne kadar gözdesi mevcut ise hakkiyle sefil,
Kustu Mehmetçiğin aylarca durup karşısına;
Döktü karnındaki esrarı! hayasızcasına,
Maske yırtılmasa halâ bize affetti o yüz...
Medeniyet denilen kahbe, hakikat yüzsüz.
Sonra melundaki tahribe müvekkel esbab,
Öyle müthiş ki: Eder her biri bir mülkü harab.
Öteden saikalar parçalıyor afakı;
Beriden zelzeleler kaldırıyor amakı;
Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;
Sönüyor göğsünün üstünde o aslan neferin.
Yerin altında cehennem gibi binlerce lağam,
Atılan her lağımın yaktığı: Yüzlerce adam.
Ölüm indirmede gökler, ölü püskürtme de yer
O ne müthiş tipidir: Savrulur enkaaz-ı beşer...
Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,
Boşanır sırtlara, vadilere, sağnak sağnak.
Saçıyor zırha bürünmüş de o namerd eller,
Yıldırım yaylımı tufanlar, alevden seller.
Veriyor yangını, durmuş da açık sinelere,
Sürü halinde gezerken sayısız tayyare.
Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermiler...
Kahraman o orduyu seyret ki, bu tehdide güler!
Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;
Alınır kala mı göğsündeki kat kat iman?
Hangi kuvvet onu, haşa, edecek kahrına ram?
Çünkü tesis-i ilahi o metin istihkam.
Sarılır, indirilir mevki-i müstahkemler,
Beşerin azmini tevkif edemez sun-i beşer;
Bu göğüslerse Hudanın ebedi serhaddi;
"O benim sun-i bediim, onu çiğnetme" dedi.
Asımın nesli... diyordum ya... nesilmiş gerçek:
İşte çiğnetmedi namusunu, çiğnetmeyecek.
Şuheda gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar...
O, rukü olmasa, dünyaya eğilmez başlar,
Vurulup tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
Bir hilal uğruna, ya Rab, ne güneşler batıyor!
Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş, asker!
Gökten ecdad inerek öpse o pak alnı değer.
Ne büyüksün ki, kanın kurtarıyor Tevhidi...
Bedrin aslanları ancak, bu kadar şanlı idi.
Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?
"Gömelim gel seni tarihe" desem, sığmazsın.
Herc ü merc ettiğin edvara da yetmez o kitab...
Seni ancak ebediyetler eder istiab.
"Bu, taşındır" diyerek Kabeyi diksem başına;
Ruhumun vayhini duysam da geçirsem taşına;
Sonra gök kubbeyi alsam da, rida namıyle;
Kanayan lahdine çeksem bütün ecramıyle;
Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan;
Yedi kandilli Süreyyayı uzatsan oradan;
Sen bu avizenin altında, bürünmüş kanına;
Uzanırken, gece mehtabı getirsem yanına,
Türbedarın gibi ta fecre kadar bekletsem;
Gündüzün fecr ile avizeni lebriz etsem;
Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana...
Yine bir şey yapabildim diyemem hatırına.
Sen ki, son ehl-i salibin kırarak savletini,
Şarkın en sevgili sultanını Salahaddini,
Kılıç Arslan gibi iclaline ettin hayran...
Sen ki,
İslamı kuşatmış, boğuyorken hüsran,
O demir çemberi göğsünde kırıp parçaladın;
Sen ki, ruhunla beraber gezer ecramı adın;
Sen ki, asara gömülsen taşacaksın... Heyhat,
Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihat...
Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,
Sana ağuşunu açmış duruyor son Peygamber
&
Fatih Kürsüsü nden seçmeler / Mehmet Akif Ersoy
NOT: bu şiirdeki osmanlıca kelimeler :
AVAM: ilmi irfani az olan kimse)
KABR: Mezar
YES: Umitsizlik
MAHZ: Sirf, katiksiz
ESBAB: Sebebler
ATALET: Tembellik
KULLiIE:Tamamiyle
NEVMiD: Umitsiz
NEFHA: Guzel koku)
Birinci zümreyi teşkil eden zavallı avam,
Bıraksalar devam edecek tatlı uykusuna devam.
Bugün nasibini yerleştirince kursağına;
Yarın nedir? Onu bilmez, yatar dönüp sağına.
Yıkılsa arş-ı hükümet, tıkılsa kabre vatan,
Vazifesi değil; çünkü hepsi Allahtan !
Ne hükmü var ki, esasen yalancı dünyanın?
Ölürse, yan gelip yatacak cennetinde Mevlanın.
Fena kuruntu değil! Ben derim, sorulsa bana:
Kabul ederse cehennem ne mutlu, amca, sana!
..........
ikinci zümreyi teşkil eden cemaat ise,
Hayata küskün olandır ki: saplanip yeise,
Selametin yolu yoktur... Ne yapsalar boşuna!
Demiş te hırkayı çekmiş bütün bütün başına.
Bu türlü bir hareket mahz-i küfr olur, zira:
Talepte amir olurken bir ayetinde Hüda;
Buyurdu: Kesmeyiniz ruh-u rahmetimden ümid;
Ki müşrikin olur ancak o nefhadan nevmid.
Bu bir; ikincisi: yesin ne olsa esbabı,
Onun atalet-i külliyedir ki icabı,
..........
Osmanlı (yok olusununun hemen oncesi) daki 4 zumreden 3.cusu
.........
Bu züppeler acaba hangi cinsin efradı?
kadın desen, geliyor arkasından erkek adı;
Hayır, kadın değil; erkek desen, nedir o kılık?
Demet demetken o saçlar ne muhtasar o bıyık?
Sadasi baykuşa benzer, hiramı saksağana;
Hülasa, züppe demistim ya, artik anlasan a ...
Fakat bu kukla herif bir büyük seciyye taşır,
Ki, haddim olmiyarak, Aferin! desem yaraşır.
Nedir mi? Anlatayim: öyle bir metaneti var,
Ki en savulmıyacak yesi tek birayla savar.
Sinirlerinde teessur denen fenalık yok,
Tabiatinda utanmakla aşiinalık yok.
Bilirsininiz, hani, insanda bir damar varmış,
Ki yüzsüz olmak için mutlaka o çatlarmış,
Nasılsa Rabbim utandırmasın! duası alan,
Bu arsızın o damar zaten eksik anlından!
Cebinde gordu mu uc tane cil kurus nazlım,
Tokatliyanda satar mutlaka, gider de çalım.
Eğer dolandırabilmişse istenen parayı;
Görür mahalleli ta karnavaldan maskarayı
Beyoglunun o mulevves muhit-i fahişine
Dalar gider, takılıp bir sefilin peşine.
Haya, edeb gibi sözler rüsum-u fasidedir;
Vatanla aile, hatta, kuyud-u zaidedir.
Diyor da hepsine birden kuduzca saldiriyor..
Ayıp değil mi? demişsin... Acep kim aldırıyor!
Namaz, oruc gibi seylerle yok alis verisi;
Mukaddesat ile eglenmek en birinci isi.
Duyarsaniz kara kuvvet bilin ki: imandir.
Kitab-i kohne de -hasa- Kitabi Yezdandir.
Usenmeden ona Kurani anlatirsan eger,
Su ezberindeki esmayi muttasil geveler:
Kurun-u maziyeden kalma cansiz evradi
Cekerse, dogru mu yirminci asrin evladi?
Nedir alakasi yirminci asr-i irfanla
Bu saklaban herifin? Anlamam ayip degil a!
Meta-i fazli mi varmis elinde gosterecek?
Nedir meziyyeti, gorsek de bari ogrensek.
Hayir! Mehasin-i Garbin birinde yok hevesi;
Rezail, oldu mu lakin, siaridir hepsi!
Butun kebaire (icki, kumar, zina) tiryaki bir kopuk tanirim.
-Ne oldu bilmiyorum simdi, sag degil sanirim-
Kumar, senaatin aksami, irtikap, icki...
Hulasa defter-i amali oyle kapkara ki:
Yaninda leyl-i cehennem, sabah-i cennettir!
Utanmiyor musun. Ettiklerin rezalettir!
Denirse kendine, milletlerin ekabirini
Sayardi gostererek hepsinin kebairini:
Filan icerdi... Filan fuhsa munhemikti... diye
Mulevvesatini bir bir rical-i maziye
Izafe etmeye baslardi paye vermek icin.
Peki! Fezaili yok muydu soylediklerinin?
Diyen cikarsa muverrihlik etmedim! derdi.
Su zuppeler de, bugun ayni ruhu gosterdi.
Fransizin nesi var? Fuhsu, bir de ilhadi;
Kapi$ti bunlari yirminci asrin evladi!
Ya Almanin nesi var zevki oksayan? Birasi;
Unuttu ayrani, matuda dondu kahrolasi!
Heriflerin, hani dunya kadar bedayii var:
Ulumu var, edebiyyati var, sanayii var.
Giden birer avuc olsun getirse memlekete;
Doner muhitimiz elbet muhit-i marifete.
Kucak kucak tasiyor olmadik mesaviyi;
Begenmesek medeniyyet! diyor; inandik iyi!
Ne var, biraz da maarif getirmis olsa... desek
Emin olun size hammallik etmedim? diyecek.
..........
Fatih Kursusunde -
1914 &
Hasta / Mehmet Akif Ersoy
- Bence Doktor, onu siz soyarak dinleyiniz;
Hastalık çünkü değil öyle ehemmiyetsiz.
Sade bir nezle-i sadriyyemi illet? Nerede?
Çocuğun hali fenalaştı son günlerde,
Ameliyata çıkarken sınıf on gün evvel,
Bu da gelmez mi? Dedim Kim dedi, oğlum sana gel?
Nöbet üstünde adam kaçmalı yorgunluktan;
Hadi yavrum, hadi söz dinle de bir parça uzan.
O zamandan beridir zafi terakki ediyor;
Görünen: bir daha kalkınması 61rtık pek zor;
Uyku yokmuş; gece hep öksürüyormuş; ateşin
Oluyormuş biraz dindiği
- Ben zaten işin,
Bir ay evvel biliyordum ne vahim olduğunu
Bana ihtara ne hacet, a beyim. Simdi bunu?
Maamafih yeniden bakalım dikkatle:
Hükmü kat i verelim, etmeye gelmez acele.
- Çağırın hastayı gelsin.
-Kapının perdesini,
açarak girdi o esnada düzeltip fesini,
Bir uzun boylu çocuk.. Lakin o bir levha idi..!
Öyle bir levha-i rikkat ki unutmam ebedi,
Rengi uçmuş yüzünün, gözleri çökmüş içeri.
Elmacıklar iki baştan çıkıvermiş ileri.
O şakaklar göçerek cepheyi yandan sıkmış;
Fırlamış alnı, damarlarla beraber çıkmış,
Bet-beniz kül gibi olmuş uçarak nur-i şebâb;
O yanaklar iki solgun güle dönmüş, bitâb!
O dudaklar morarıp kavlamış artık derisi;
Uzamış saç gibi kirpiklerinin her birisi!
Kafa yük gibi kesilip boynuna, çökmüş bağrı;
İki değnek gibi yükselmiş omuzlar yukarı.
- Otur oğlum seni dikkatlice bir dinleyelim
Soyun evvelce, fakat
-Siz soyunuz yok halim!
Soydu bîçâreyi üç-beş kişi birden, o zaman
Aldı bir heykeli uryân-i sefalet meydan
Yok bu kemik külçesinin dinlenecek bir ciheti:
Bakmasak hastayı nevmid ederiz belki diye;
Çocuğun göğsüne yaklaştım biraz dinlemeye:
Öksür Oğlum Nefes al Oldu, giyin;
Bakayım nabzına... A la... Sana yavrum, kodein
Yazayım, öksürüyorsun, O, keser, pek iyidir
Arsenik hapları al, söylerim eczacı verir.
Hadi git, kendine iyi bak
- Nasıl ettin doktor?
-Edecek yok, çocuk artık yola girmiş, gidiyor!
Sol taraftan rienin zirvesi tekmil çürümüş;
Hastalık seyr-i tabiisini almış yürümüş.
Devri salisteki asarı o melun marazin Var tamamıyle, değil hiçbir eksik
arazin.
Bütün araz, sehikiyle, zefiriyle
- Yeter!
Hastanın çehresi meydan da! İnsanda meğer
Olmasın his denilen şey.. O değil, lakin biz
Bunu Tebdil-i hava derde nasıl göndeririz?
Surda üç-beş günü var.. Gönderelim Yolda ölür .
Git! demek, hem, düşünürsek ne büyük bir zuldür!
Hadi göndermeyelim.. Var mı fakat imkanı?
Kime dert anlatırız? Bulsan a derdi anlayanı!
- Sözünüz doğru, Müdür bey; ne yapıp yapmalı; tek
Bu çocuk gitmelidir. Çünkü eminim, pek pek,
Daha bir hafta yasar, sonra sirayet de olur;
Böyle bir hastayı gönderse de mektep mazur.
- Bir mübaşşir çağırın.
- Buyrun efendim.
- Bana bak:
Hastanın gitmesi herhalde muvafık olacak.
Sana tebdil-i hava tavsiye etmiş doktor.
Gezmiş olsan açılırsın.. diye bir fikrini sor.
İstemem! de o fakat dinleme, iknaa çalış;
Kim bilir, belki de biçare çocuk anlamamış?
- Şimdi tebdil-i hava var mı benim istediğim?
Bırakın halime artık beni, rahat öleyim!
Üç buçuk yıl bana katlandı bu mektep, üç gün
Daha katlansa kıyamet mi kopar? Hem ne içün
Beni yıllarca barındırmış olan bir yerden.
Öleceksin! diye koğmak? Bu koğulmaktır. Ben,
Kimsesiz bir çocuğum nerde gider yer bulurum?
Etmeyin sokaklarda perişan olurum!
Anam ölmüş babamın bilmiyorum hiç yüzünü;
Sanki atideki mevhum refahım giderek,
Onu çalkandığı hüsranlar, içinden çekecek!
Kardeşim kurduğun amali devirmekte ölüm;
Beni göm hurfe-i nisyana, ben artık öldüm!
Hangi bir derdim için ağlıyayım, bilmiyorum.
Döktüğüm yaşları çok görmeyiniz; mağdurum!
O kadar say-i beliğin bu sefalet mi sonu?
Biri evvelce eğer söylemiş olsaydı bunu,
Çalışıp ömrümü çılgınca heba etmezdim,
Ben bu müstakbele mazimi feda etmezdim!
Merhamet bilmeyen insanlara bak, Yarabbi,
Koğuyorlar beni bir sail-i avere gibi!
- Seni bir kerre koğan yok, bu sözün pek haksız.
İstemem yollamayın dersen eğer, kal, yalnız..
Hastasın..
- Hem Veremim! Söyle, ne var saklayacak!
- Yok canim, öyle değil
- Öyle ya herkes ahmak,
Bırakırlar mi, eğer gitmemiş olsam acaba?
Doğrudur gitmeliyim.. Koşturunuz bir araba.
Son sınıftan iki vicdanlı refikin koluna
Dayanıp çıktı o biçare, sefalet yoluna.
Atarak arkaya bir lemba-i lebriz-i elem, Onu tebid edecek paytona yaklaştı
Verem!
Tuttu bindirdi çocuklar sararak her yerini,
Öptüler girye-i matem dökerek gözlerini;
- Çekiver doğruca istasyona .
- Yok, yok, beni ta,
Götür
İstanbul a bir yerde bırak ki; guraba,
- Kimsenin onlara aldırmadığı bir sırada -
Uzanıp ölmeye bir şilte bulurlar orada!
&
Meyhane / Mehmet Akif ERSOY
Canim sıkıldı dun aksam, sokak sokak gezdim;
Sonunda bir yere saptim ki, once bilmezdim.
Bitince bir sira ev, sonra bir de virane,
Dikildi karsima bir han kilikli meyhane:
Basik tavanli, karanlik, sefil bir dukkan;
icinde bir masa, yahut civar tabutluktan
Atilma cok olu gormus acikli bir tenesir!
Yaninda hurdasi cikmis bir eski pusku sedir.
Sakat, bacaksiz on, on bes hasirli iskemle,
Kirik dokuk siseler, bir de cinko tepsiyle,
Bes on kadeh, iki uc testi... Sonra tezgahlik
Eden yan ustune devrilme kirli bir sandik.
Sonuk sonuk yaniyor rafta isli bir lamba...
Onunde bir kume: fes, takke, hirka, salta, aba
Kimildanip duruyorken, sefil bir sohbet,
BU isli zulmete vermekte busbutun vahset:
-Kuzum Dimitri, bu aksam biraz ziyadece ver...
-Ziyade, anladik amma ya ictigin siseler?
-Cizersin..
-Oyle mi? Lakin, silinmiyor cetele!
Bakin tavan tebesirden gorunmez oldu...
-Hele!
-Bizim pesin paramiz... Anladin mi dun kurusu?
-Ayol tukendi mezem... Bari koy biraz tursu.
Aratti kendini ustan... Dinince dinlersin!
-Hasan be, sende nasil nazli nazli soylersin!
Nedir o turku... Aman baska yok mu? ... Hah, soyle!
-Omer, ne nazlaniyorsun? Biraz da sen soyle.
-Nevazil olmusum, Ahmed, birak sesim yok hic...
-Sesin mi yok? Acilir simdi: bir imam suyu ic!
-Yarin ne istesin Osman?
-Ne isteyim... Burada!
-Dimitri corbaci, doldur! Ne durmusun orada?
-O kim gelen?
-Baba Arif.
-Sakalli, gel bakalim...
Yanas.
-Selamunaleykum.
-Otur biraz cakalim...
-Dimitri, hey parasiz geldi sanma, iste para!
-Ey anladik a kuzum...
-Sar be yoldasim cigara...
-Aman bizim Baba Arif susuz musuz iciyor!
-Onun bi dalgasi olmak gerek: Tunel geciyor.
-Moruk, kacinci kadeh? Simdicik sizarsin ha!
-Sizarsa mis gibi yer, yetmemis adam degil a.
Yavas yavas kafalar, kelleler kizismisti,
Agiz, burun, hele sesler butun karismisti;
Dikildi agzina baktim, acik duran kapinin,
Fener elinde bir erkek, yaninda bir de kadin.
Bes on dakika suren bir dusunceden sonra,
Kadin girdi o zulmet-sera-yi menfura.(Nefret edilen karanlik yer)
Gozunde ebr-i teessur, yuzunde hun-i hicab, (uzuntu gozyaslari)
Vucudu rase-i na-car-i yes icinde harab, (caresizlik uzuntusu)
Teveccuh eyleyerek sonradan gelen Babaya:
-Demek tasinmali artik coluk cocuk buraya!
Ayol, nedir bu senin yaptigin? Utan azicik...
Anan da, ben de, yumurcaklarin da ac kaldik!
Ne is, ne guc, gece gunduz icip zibar sade;
Sakin dusunme cocuklar acep ne yer evde?
Evet, sen el kapisinda surun isin yoksa!
Getir bu sarhosa yutsun, getir paran coksa!
Zavalli ben... Camasir, tahta, her gun ugras da,
Sonunda bir paralar yok, el elde bas basta!
O tahtalar, camasirlar da gecti, yok halim...
Ayakta sallanisim zorlanir Huda alim!
Calismadin, beni hep bunca yil calistirdin;
O yavrucaklari ciplak, sefil alistirdin;
Bilir mahalleli kim, aldigin zamanda beni,
Cehiz cimenle donatmisti beybabam evini.
Ne oldu simdi o esya? Satip kumarda yedin!
Evet, kumarda yedin, hem de karsilarda yedin!
.......................
.......................
Herif! Su halime bak, merhametli ol azicik...
Birak o zikkimi, ictiklerin yeter artik.
Efendiler, agalar, siz de bir nasihat edin,
Sizin belki var evladiniz...
-Hasan, ne dedin?
-Birak, kopoglu kadin amma calceneymis ha!
-Benimki cok daha fazlaydi.
-Etme!
-Elbet ya!
Onun icin bosadim. Sen isitmedin mi Halim?
-Kadin lakirdisi girmez kulagima zati benim.
Senin kadin dedigin adete pabuc gibidir:
Biraz vakti tasinir, sonradan degistirilir.
Kadin bu sozleri duymaz, tazallum eylerdi;
Herif mezar tasi tavriyle sade dinlerdi;
Acilip agzi nihayet, acilmaz olsa idi!
Tasip dokuldu, icinden su lanet-i ebedi:
-Cehennem ol seni hinzir orospu, git Bossun!
-Ben anladim isi, sen komsu, iyice sarhossun;
Ayiltiniz sunu yahut!
-ilismeyin!
-Birakin!
Herif ayildi mi, bilmem, dusup bayildi kadin!
SAFAHAT-Birinci Kitap
---
2. Alternatif : Mehmet Akif Ersoy
Mehmet Akif Ersoy
( 1873)- (27.12.1936)
İstiklal Marşı Şairi
1873 yılında
İstanbulda doğdu. Bir medrese hocası olan babası doğumuna ebced hesabıyla tarih düşerek ona "Rağıyf" adını vermiş, ancak bu yapay kelime anlaşılmadığı için çevresi onu "Âkif" diye çağırmıştır. Babası
Arnavutlukun Şuşise köyündendir, annesi ise aslen Buharalıdır. Mehmed Âkif ilköğrenimine Fatihte Emir Buharî mahalle mektebinde başladı.Maarif Nezaretine bağlı iptidaîyi ve Fatih Merkez Rüştiyesini bitirdi.Bunun yanı sıra
Arapça ve
İslami bilgiler alanında babası tarafından yetiştirildi. Rüştiyede "hürriyetçi" öğretmenlerinden etkilendi. Fatih Camiinde
İran edebiyatının klasik yapıtlarını okutan Esad Dedenin derslerini izledi.
Türkçe, Arapça,
Farsça, ve
Fransızca bilgisiyle çevresindekilerin dikkati çekti. Mekteb-i Mülkiyenin idadi (lise) bölümünde okurken şiirle uğraştı. Edebiyat hocası İsmail Safanın izinden giderek yazdığı mesnevileri şair Hersekli Arif Hikmet Bey övgüyle karşıladı.Babasının ölümü ve evlerinin yanması üzerine mezunlarına memuriyet verilen bir yüksek okul seçmek zorunda kaldı. 1889da girdiği Mülkiye Baytar Mektebini 1893te birincilikle bitirdi. Ziraat Nezareti emrinde geçen yirmi yıllık memuriyeti sırasında veteriner olarak dolaştığı
Rumeli, Anadolu ve Arabistanda köylülerle yakın ilişkiler kurma imkanı buldu. İlk şiirlerini Resimli Gazetede yayımladı.1906da Halkalı Ziraat Mektebi ve
1907de Çiftçilik Makinist Mektebinde hocalık etti.
1908de Dârülfünûn Edebiyat-ı Umûmiye müderrisliğine tayin edildi. İlk şiirlerinin yayımlanmasını izleyen on yıl boyunca hiçbir şey yayınlamadı.1908de II. Meşrutiyetin ilanıyla birlikte Eşref Edipin çıkardığı Sırat-ı Müstakim ve sonra Sebilürreşad dergilerinde sürekli yazılar ve şiirler yazmaya başladı.1913te
Mısıra iki aylık bir gezi yaptı. Dönüşte Medineye uğradı. Bu gezilerde İslam ülkelerinin maddi donatım ve düşünce düzeyi bakımından Batı karşısındaki zayıflıkları konusundaki görüşleri pekişti. Aynı yılın sonlarında Umur-u Baytariye müdür muavini iken memuriyetten istifa etti. Bununla birlikte Halkalı Ziraat Mektebinde kitabet ve Darülfunun’da edebiyat dersleri vermeye devam etti.
Teşkilat-ı Mahsusa ve Milli Mücadele’de
İttihat ve Terakki Cemiyetine girdiyse de cemiyetin bütün emirlerine değil, sadece olumlu bulduğu emirlerine uyacağına dair and içti. I.Dünya Savaşı sırasında istihbat teşkilatı Teşkilât-ı Mahsusa tarafından Berline gönderildi. Burada
Almanların eline esir düşmüş
Müslümanlar için kurulan kampta incelemeler yaptı.
Çanakkale Savaşının akışını Berline ulaşan haberlerden izledi. Batı’nın gelişme düzeyi onu derinden etkiledi. Yine Teşkilât-ı Mahsusanın bir görevlisi olarak çöl yoluyla Necide ve savaşın son yılında
Lübnana gitti. Dönüşünde yeni kurulan Dâr-ül -Hikmetül İslâmiye adlı kuruluşun başkâtipliğine getirildi. Savaş sonrasında Anadoluda başlayan direniş hareketini desteklemek üzere
Balıkesirde etkili bir konuşma yaptı. Bunun üzerine
1920de Dâr-ül Hikmetdeki görevinden alındı. İstanbul Hükümeti Anadoludaki direnişçileri yasa dışı ilan edince Sebillürreşad dergisi
Kastamonuda yayımlanmaya başladı ve Mehmed Âkif bu vilayette Milli Mücadele hareketine katkısını hızlandıran çalışmalarını sürdürdü. Nasrullah Camiinde verdiği hutbelerden biri
Diyarbakırda çoğaltılarak bütün ülkeye dağıtıldı.
Burdur mebusu sıfatıyla TBMMye seçildi.
İstiklal Marşı
Meclisin bir İstiklâl Marşı güftesi için açtığı yarışmaya katılan 724 şiirin hiçbiri beklenilen başarıya ulaşamayınca maarif vekilinin isteği üzerine 17
Şubat 1921de yazdığı İstiklal Marşı, 12
Tamamı için linke tıklayın" href="http://ansiklopedi.bibilgi.com/Mart">Martta birinci TBMM tarafından kabul edildi.Mısır’a Gidiş
Sakarya zaferinden sonra kışları Mısırda geçiren Mehmed Âkif, daha sonra sürekli olarak Mısırda yaşamaya karar verdi.
1926dan başlayarak Camiül-Mısriyyede Türk dili ve edebiyatı müderrisliği yaptı. Bu gönüllü sürgün hayatı sırasında siroz hastalığına yakalandı ve hava değişimi için
1935te Lübnana,
1936da Antakyaya birer gezi yaptı. Yurdunda ölmek isteği ile
Türkiyeye döndü ve 27
Aralık 1936da İstanbulda öldü.
Dil Anlayışı Konuşma diline yaslandığı için kolayca yazılıvermiş izlenimi veren şiirleri biçime ilişkin titiz bir tutumun örnekleridir. Hem aruzdan doğan bağların üstesinden gelmiş, hem de şiirin bütününü kapsayan bir iç musiki düzenini gözetmiştir. Dilde sadeleştirmeden yana olan tutumunu her şiirinde ortaya koymuştur.Mehmed Âkif nazım diline bu dilin tabii yapısını bozmadan elverişli olduğu gelişmeyi kazandırmış ve aruz veznini yumuşatmıştır. Bu aynı zamanda
Türkçenin şiir söylemedeki imkanlarının ne ölçüde geniş olduğunu göstermesi demektir. Mehmed Âkif dilin toplumsal kimliğini öne çıkarmış,üslupta özgünlük ve kişiselliğe ulaşmıştır.Yenilikçi bir şair olarak, yaşadığı dönemde görülen ölçüsüz yenilik eğiliminin bozucu etkilerine, ölçüsü işleviyle bağlantılı bir şiir kurmak suretiyle sınır çekmeye çalışmıştır.
ESERLERİ Safahat, Süleymaniye Kürsüsünde, Hakkın Sesleri, Fatih Kürsüsünde, Hatıralar, Âsım, Gölgeler.
Hakkında Yazılanlar
1.Mehmet Akif
Nurettin Topçu
Dergah Yayınları
“Büyük adam, eseriyle hayatını birleştiren adamdır. Biz onda şu vasıfları arıyoruz: Önce ömründe ayni kanaatin, ayni imanın sahibi olan adamdır. Devirlere, zaruretlere, cemiyetlere göre değişmez, muhitine uymaz; muhiti kendine uydurur, uydurmazsa çarpışır. Cemiyetten daha kuvvetlidir; cemiyeti sürükleyicidir. Bu karaktere sahip insanların, yani değer yaratıcısı olanların bir kısmı zekasıyla, bir kısmı kalbi ve hisleriyle, bir kısmı da iradesiyle başka insanlara ve cemiyete üstündür, yaratıcıdır, sahiptir veya velidir. Bu üstün insanlar arasında ise bazıları her bakımdan, hem zeka, hem duygu, hem de irade kuvveleriyle cemiyetin insanlarına üstün durumdadırlar. Böylelerine muvazeneli karakter sahipleri denir. Filhakika zeka, duygu ve irade fonksiyonlarından yalnız bir kısmında üstünlüğe sahip olanlarda, alelade olan ruh sahasına doğru açılmış bir yara halinde anormallikler, ruh ve karakter sarsıntıları göze çarpmaktadır. Ancak muvazeneli karakter sahipleri, bu sarsıntılardan korunmuş sağlam ruhlu insanlardır. Bu üç türlü fonksiyonların da ayni seviyede yüksek ve keskin oluşu, insanoğlunu hilkatin harikulade bir eseri yapabiliyor. İşte Akif yaradılışın bu lutfuna uğramıştı. Ancak onu, iradesinin ateşli tazyikiyle diğer sahalarda muvazenesizlikten koruyan pek mühim bir sebebin var olduğu da unutulmamalıdır: Bu sebep, demirden bir iradeyi ahenkdar bir ray üzerinde yürüten İslam terbiyesi ve Allaha imanıydı.Büyük adamların başka bir vasfı da münzevi oluşlarıdır. Onlar kalabalığın içinde yalnız yaşarlar. Üçüncü bir vasıf olarak, büyük adamların devlet ve ikbal mevkilerinden uzak durduklarını görüyoruz.”
3. Alternatif : mehmet akif ersoy
İstiklâl Marşının şairi (1873-1936).
İstanbulda doğdu; Fatihte Mahalle Mektebinde ve Rüştiyede okudu. Siyasal Bilgiler Okuluna (Mülkiye) devam ederken babasını kaybedince geçim sıkıntısına düştü. Bunun üzerine parasız yatılı bir okul olan Halkalı Baytar Mektebi Âlisine (Yüksek Veteriner Okulu) girdi. Bu okulu bitirdiğinde 20 yaşındaydı. Mehmet Âkif daha çocukken, babasından
Arapça ve Fatih Camii başimamından da Kuran dersleri almıştı.
Akif, Baytar Umum Müdürlüğünde müfettiş yardımcılığı görevi aldı ve görev dolayısıyla Anadolu,
Rumeli ve Arabistanda birkaç yıl dolaştı. Bu arada ziraat okullarında ve Dârülfünunda (üniversite) ders verdi.
Mehmet Akif Ersoy şiirlerini
1908-1910 yıllarında Sıratı Müstakim (Doğru Yol) dergisinde yayımladı, daha sonra bunları Safahat adlı kitabında topladı (1911). Bu şiirlerin hemen hepsi zamanın toplumsal sorunlarını ele alan ve işleyen küçük manzum hikâyelerdir. Bu dönemde iktidardaki "İttihat ve Terakki Partisi ile yakın ilişkiler kuran Mehmet Akif, partiye bağlı kulüpte Arapça dersleri veriyor, büyük camilerde yaptığı vaazlarla İslâm birliğini savunuyordu.
Birinci Dünya Savaşı yıllarında devlete bağlı özel örgütün emrinde görevler yüklendi. Bu yıllarda Arapların
Türklere karşı yürüttükleri bağımsızlık mücadelesi ve İslâm dünyasının içinde bulunduğu çöküntü onu iyice sarstı ve kötümser yaptı. Fakat Anadoluda Millî Mücadele başlayınca,
Türkiyenin bağımsızlık kazanıp kuvvetleneceği ve onun önderliğinde İslâm birliği ülküsünün gerçekleşeceği umuduna kapıldı. Bu inançla
1920de Anadoluya geçti ve
Burdur milletvekili olarak Meclise katıldı. İstiklâl Marşını bu sırada yazdı. Ama ne yazık ki daha sonra girişilen Atatürk devrimlerini benimsemeyerek yurttan ayrılıp
Mısıra gitti;
1936da tedavi için yurda döndüyse de iyileşemeyerek aynı yıl içinde öldü.
Mehmet Akif Ersoy, bütün şiirlerinde aruz ölçülerine bağlı kaldı. Gerçekçi ve ahlâkçı bir anlayışla yazdığı şiirleri, aruzun en iyi kullanılış örnekleri sayılır. Şair, İslâm birliği ülküsüne olan afin bağlılığı yününden, Ziya Gökalpın önderlik ettiği Türkçülük ve Tevfik Fikretin öncüsü olduğu hümanizm akımlarına karşı durmuş, bu nedenle Atatürk devrimlerine de ters düşmüştür.
4. Alternatif : Mehmet Akif Ersoy
Mehmet Akif Ersoy, (d.
20 Aralık 1873,
İstanbul – ö.
27 Aralık 1936,
İstanbul).
Türk şair, düşünür,
veteriner,
öğretmen,
vaiz,
yüzücü,
milletvekili, Türkiye Cumhuriyeti
İstiklâl Marşı şairi.
Ailesi
Babası Mehmet Tâhir Efendi (d:1826 ö:1888) ve annesi Emine Şerife Hanım'dır (d:1836 öl:1926). Nuriye isminde bir de kız kardeşi olmuştur.
1898'de İsmet Hanım'la evlenen Mehmet Akif’in Cemile, Feride ve Suad isimli üç kızı ile Emin ve Tahir isimli iki oğlu olmuştur.
Hayatı
Mehmet Akif 20 Aralık 1873'de İstanbul'un Fatih ilçesinde Sarıgüzel Mahallesi'nde, ailesine ait bir evde dünyaya geldi. Bir medrese hocası olan babası ona doğum tarihini
ebced yöntemiyle hesaplayarak ulaştığı
Ragıf adını verdi.
Sırasıyla; mahalle mektebi (yuva),
ibtidai (ilkokul),
rüşdiye (orta okul) ve
mülkiye idadisi (lise),
Baytar Mektebi'ne (Veterinerlik Fakültesi) devam etti.
1893’te Baytar Mektebi’nin ilk mezunu ve birincisi olarak diploma aldı
Siyasi Hayatı
TBMM 1.Dönemi'nde Burdur milletvekili olarak yer aldı.
Kitaplar
Şairin Safahat adı altında toplanan şiirleri şu 7 kitaptan oluşmuştur:
1.Kitap: Safahat (1911)
2.Kitap: Süleymaniye Kürsüsünde (1912)
3. Kitap: Hakkın Sesleri (1913)
4. Kitap: Fatih Kürsüsünde (1914)
5. Kitap: Hatıralar (1917)
6. Kitap: Asım (1924)
7. Kitap: Gölgeler (1933).
Eleştiri
Türkiye Yazarlar Birliği Genel Başkanı Hicabi Kırlangıç:Türkiye Yazarlar Birliği Onursal Başkanı Mehmet Doğan:Edebiyat araştırmacısı,
İstiklal Marşımız ve Mehmet Akif Ersoy adlı kitabın yazarı İsa Kocakaplan:
Türk Edebiyatı adlı eseriyle tanınan ve şairin tüm yönleri ile ele alındığı
Mehmet Akif isimli bir eser de kaleme alan edebiyat tarihçisi Ahmet Kabaklı, Ersoy'u
Natüralist olarak tanımlıyor:Şair, siyasetçi Mehmet Emin Erişirgil, 1956 yılında yazdığı
İslamcı Bir Şairin Romanı: Mehmet Akif adlı kitabında, Mehmet Akif Ersoy'un kurtuluş mücadelesinin başladığı günlerde bir gün mecmua idaresine gelerek Eşref Edip'e
Hazırlan gidiyoruz. Top ve tüfeğin patladığı yere. Artık burada duramıyorum dediğini, ertesi gün Balıkesir'e giderek Zağanos Paşa Camisi'nde kürsüye çıkarak
Alınlar Terlemeli başlıklı manzumeyi okuduğunu anlatıyor:Şair ve yazar Yavuz Bülent Bakiler :Erciyes Üniversitesi (EÜ) Fen Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Ayhan Öztürk:
Dış bağlantılar
[http://www.youtube.com/watch?v=OkyKqUNSJ7A Mehmet Akif ERSOY'un hayatı ile ilgili video]
[http://www.youtube.com/watch?v=2Dyj8_5XV5o Mehmet Akif ERSOY'un şiirleri ile ilgili video]
İlgili Olabilecek Başlıklar: