halide nusret zorlutuna
1901de Tamamı için linke tıklayın" href="http://ansiklopedi.bibilgi.com/İstanbul">İstanbulda doğdu. Erenköy Kız Lisesini bitirdi. Bir süre İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tamamı için linke tıklayın" href="http://ansiklopedi.bibilgi.com/Türk">Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde eğitim gördü.
1...
Bu başlıkla ilgili :
1901de
İstanbulda doğdu. Erenköy Kız Lisesini bitirdi. Bir süre İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi
Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde eğitim gördü.
1924te başladığı öğretmenlik görevini İstanbul Kız Lisesi ve yurdun çeşitli yerlerindeki liselerde yıllarca sürdürdü.
1957de
Ankara Kız Teknik Öğretmen Okulunda görevliyken emekliye ayrıldı. 10
Tamamı için linke tıklayın" href="http://ansiklopedi.bibilgi.com/Haziran">Haziran 1984te İstanbulda yaşamını yitirdi. Şiir yazmaya mütareke yıllarında başladı. Kurtuluş Savaşının etkisi ve heyacanıyla Milli edebiyat akımına katıldı. Kadın duyarlılığıyla işlediği şiirlerinin yanı sıra hikâye, deneme, roman türlerinde de eserler verdi. Milli edebiyat akımı içinde değerlendirilen şiirlerinde geleneksel ölçü ve anlayışa bağımlı kaldı. Şiir öykü ve düzyazıları Milli Mecmua, Aydabir, Çınaraltı, Hisar, Türk Kadını giibi dergilerde yayınlandı.
---
ESERLERİ / ŞİİRLERİ
Geceden Taşan Dertler
Yayla Türküsü
Yurdumun Dört Bucağı
Ellerim Bomboş
ROMANLARI
Küller
Sisli Geceler
ÖYKÜLERİ
Beyaz Selvi
Büyük Anne
Aydınlık Kapı
---
Sevmek / Halide Nusret Zorlutuna
Sevmek...Delicesine, deliler gibi sevmek!
Kuş uçar gibi sevmek, gök gürler gibi sevmek.
Bir çocuk inanciyla inanarak, kanarak
Ve bir günahkar fani azabiyla yanarak,
Hep onu arayarak baharda, yazda, kişta;
Nihayet "Büyük Sir"ra ulaşmak bir bakişta.
O bakişta okumak aşkin büyük adini,
Hep o büyük bakişta bulmak var olmanin tadini.
Sevmek: Hasta anneyi, altin başli yavruyu,
Bahari, yildizlari, gögü, güneşi, suyu...
Yürekten kopan ince bir ahi, sever gibi,
Sevmek...Topragi sever, Allahi sever gibi!
---
2. Alternatif : Halide Nusret Zorlutuna
Halide Nusret Zorlutuna
Halide Nusret adını ilk defa
Konya Lisesinin orta kısmına yatılı öğrenci yazıldığım yıllarda duydum (1937 -1940). Şiire meraklı olduğumu öğrenen, büyük sınıflardaki ağabeylerimiz, bana - ballandıra ballandıra-iki şair arasında çıkan bir kavgayı anlatmışlardı. Halide Nusret adında bir hanım şair, erkeklere çatan bir şiir yazmış, Faruk Nafiz de ona gereken cevabı vermiş. Hailde Nusrete ve Faruk Nafize ait olduğu söylenen manzumeler defterden deftere aktarılarak büyük bir hızla yayılıyordu. Bu manzumeleri ben de defterime not etmekte gecikmedim.
Karşı cinsi suçlayan, yerle bir eden her iki manzume de, ağır bir dille yazılmıştı. Yatılı bir erkek mektebinin öğrencileri olan arkadaşlarım ve ağabeylerim, Halide Nusrete ait olduğu söylenen manzumeyi okurken öfkeden kuduruyor, Faruk Nafizin ona verdiği ileri sürülen cevaba gelince son derece keyifleniyorlardı.
İş bununla kalmadı: Fırsatı ganimet bilen bir sürü şiir heveslisi, Halide Nusrete cevap yazıp, erkekleri yiğitçe savunmak ve bu yolla ucuz bir şöhrete ulaşmak hevesine kapıldılar. Şimdi, o yıllarda tuttuğum şiir defteri elim de olsa, bu kahramanların adlarını verebilirdim. Ama, yazdıklarını istesem de yaymlayamam. Çünkü, kadınlarla erkekler arasındaki manzum kavga düpedüz küfür ve hakarete dönüşmüştü.
Bize gelen şaheserlere (!) göre, hırsını alamayıp, kavgayı sürdürüp duran erkeklerdi. Acaba kız okullarına da kadınların cevabları mı gönderiliyordu ? Bilmiyorum.
İşin aslına gelince... Bunu Halide Nusretin kendisinden dinleyelim. "Bir Devrin Romanı" adiyle Hürriyet Gazetesinde tefrika edilen hatıralarında Zorlutuna, Erenköy Kız Lisesinde öğrenci iken, Faruk Nafizin Musaffa ve Zübeyde adındaki iki hala kızı ile arkadaş olduklarını söyledikten sonra, şöyle diyor: "Musaffa ile Zübeyde dayılarının oğlu Faruk Nafizin şiirleriyle mağrurdular. Bir yandan da ona "Bizim sınıfta bir şaire yetişiyor" diye öğünmüşler.. O da "Kadınlar ellerinin hamuruyla bu işlere karışmasalar iyi ederler!" gibi sözler etmiş, onları kızdırmış, sonra da bu dediklerini Musaffanın sarı yapraklı müsvedde defterine yazarak bana göndermiş. Teneffüste üçümüz baş başa verip bu alaylı, küçümseyen yazıları tekrar tekrar okuduk. Sinirlendik. O zamanlar, kadın - erkek eşitliği davasının başlangıç seneleri; bu konuda tartışmak modası almış yürümüş.. Biz durur muyuz, hemen bir güzel cevap hazırladık; oturup Musaffanın defterine itina ile yazdım bu yazıyı; arkadaşlarım sevinçle alıp Faruk Nafize götürdüler."
İşte kavganın esası bu. Erkekleri hicveden o şiiri kendisi yazmadığı gibi, kadınlara hakaret eden mısralarım da Faruk Nafize ait olmasına ihtimal vermediğini, Zorlutuna bir çok defa, yazı ile sözle açıklamıştır. Ama, yukarıda sözü gecen hatıralarında anlattığı sarı defterli kavgadan dolayı Faruk Nafizle aralarına uzun süren bir soğukluk girdiğini aynı hatıralardan öğreniyoruz: "Daha sonraki seneler, Celâl Sahir, Halit Fahri, Orhan Seyfi... Nazım Hikmet gibi bir çok şairlerle tanışmış olduğum halde, Faruk Nafizle selâmlaşmazdık bile... Aramızda sanki bir düşmanlık vardı."
Halide Nusretin erkeklere hitaben kendi ağzından uydurulduğunu söylediği manzume, o tarihlerde Onun bütün şiirlerinden daha fazla bir yayıl ma ve okunma gücü kazanmıştır. Buna, şairin kendisi de, şaşıp kaldığını söyler.
Ben, Halide Nusrete şöhretin kapılarını açan ve bütün şiir severlerin gönüllerinde yer eden, "Git Bahar" şiirini bile, senelerce sonra, ancak lise sıralarına geldiğim zaman görüp okumak fırsatını bulabildim. Çekil, bu gölgeli yolda gezinme, Bahar, bakışların yine pek sarhoş! Yanılıp gönlüme misafir inme, Kapısı kilitli, mihrabı bomboş, Mabeddir orası, meyhane değil.
Git bahar, git bahar., uzaklarda gü1, Denize renginden bırak hediye. Ufuklarda gezin, semaya süzül, Kalbime sokulma "peymane" diye, Gördüklerin kandil.. Peymane değil! "Git Bahar" şiiri
1919 yılında yazılmıştır. Birinci Cihan Savaşının verdiği acılar, üzüntüler, yokluklar ve çaresizlikler üstüne bir de Mondros mütarekenamesinin utanç verici ağırlığının çöktüğü;
İstanbulun düşman işgaline uğradığı, zulmün, işkencenin sınırı olmadığı yıl...
"1919 yılının baharı işte böyle bir İstanbula bütün güzelliği, bütün haşmeti ve çılgın neşesiyle çıkıp gelmişti. Ona : "Safa geldin, sofalar getirdin!" demeye imkân var mıydı ? O harikulâde güzel renkler, gölgeler, kokular, ışıklar, deli bir neşeyle cıvıldaşan kuşlar beni boğuyorlardı sanki. Ben de elimde olsa baharı boğacaktım. Ama elimde değildi, onu sadece kovuyordum."
Böyle diyor, Halide Nusret. Fakat biz ilk gençlik yıllarımızda "Git Bahar" şiirini okurken, böyle şeyleri aklımıza bile getirmiyor, Şaire bu şiiri olsa olsa bir aşk küskünlüğünün yazdırdığını sanıyorduk. Şiirin, üzerine basa basa tekrarladığımız kıtası da şu idi :
Ziyalar, kokular, sesler, çiçekler..
Ömrünün her günü bir başka düğün!
Bülbüller koynunda aşkı çiçekler..
Güller dökülürler göğsüne bütün,
Gerçekten güzelsin, efsane değil.
Biz, çok şükür, barış yıllarında doğmuş büyümüştük. Devletimizin katılmadığı İkinci Dünya Savaşı, zaman zaman yüreğimizi ağzımıza getirmiş, ekmeği az miktarda vesikayla yememize, şekere uzaktan bakmamıza sebep olmuşsa da, bize annelerimizin, babalarımızın çektiği cinsten dayanılmaz acılar getirmemişti.
O zamanlar esen havaya göre, en büyük üzüntünün erkek - kadın ilişkilerinden doğduğunu sanır, Çalıkuşu Ferideye ihanet edip onu diyar diyar dolaştıran Kâmurana içerler, aşk yüzünden canına kıyan Graziellaya gözyaşı döker, Verterle ah ederdik.
"Git bahar" şiiriyle şöhrete erer Halide Nusret, git dediği baharın peşini de kolay kolay bırakmaz. Aynı mısra düzeni ve kafiyelerle
1939 yılında "Gel, Bahar!",
1949 yılında da "Bahar Geldi" şiirini yazar.
"Gel Bahar!" da şöyle diyor:
Ben mi çıldırmışım, sen mî delirdin?
Yalvaran sesimden bu kaçış neye ?
Git dediğim zaman koşar gelirdin,
Gel şimdi de inan bu efsaneye!
Şimdi günler birer peymanedir gel !
Şairimize, kovduğu baharı, yıllar sonra, yalvararak geri çağırtan, her halde, o sırada oturmakta olduğu
Kars ilimizin uzun süren kışı ve şöhretli soğuğu değildir. Her ne kadar şiir :
Gel bahar, erit bu yolun karını
diye başlıyorsa da, ondan hemen sonra :
Geçen seneleri anmayalım hiç.
diyerek, bize sırrının kapısını aralıyor ve :
Şimdi günler birer peymanedir, gel!
mısraıyla asıl yazılış sebebini açığa vuruyor. Üstadımız artık üzüntülü yılları geride bırakmış, mutlu bir aile yuvasında, huzur içinde yaşamaktadır. Baharı çağırmaz da ne yapar ?
1949 yılında yazdığı üçüncü bahar şiiri,
1951 yılında Hisar dergisinde yayınlanmış. Bu şiirde bir yandan geçmiş güzel yılların geri gelmeyeceğine hayıflanış, öte yandan Tanrıya yöneliş var :
Yıllardır kaybettim o tatlı sesi,
Bir türlü içimde ötmez o bülbül,
Bir ömre bedeldi bir tek nağmesi,
Hem ötmez, hem içten gitmez o bülbül
Kalbim sükûtuna kâşane oldu.
............
Hasret dedikleri zorlu ateştir:
Bekledim, bağrımı dağladı gül gül.
Artık gelse de bir, gelmese de bir
Dermanı yanmada, bulan bu gönül"
Vahdet şarabına meyhane oldu.
"Bahar Geldi" şiiri 1951 yılında yayımlandığına göre, demek ki. Halide Nusret, Hisarın çıkışının daha ikinci yılında, derginin yazı ailesine katılmış.
O tarihte oturduğu ev de dergi idarehanesine pek yakındı. Hisar, benim oturduğum, Öncebeci, Bahadırlar Sokaktan yönetilir, Zorlutunalar da Hukuk Fakültesinin yanından yukarı çıkan Erdem sokakta otururlar. İşime gidip gelmek için, her gün birinin önünden geçerdim. Böyle olduğu halde, bir kere bile ziyaretlerine gittiğimi hatırlamıyorum. Sanırım, benden yaşça da, şöhretçe de çok ilerde bulunan bir hanımla sert bir paşa olduğunu işittiğim eşini ziyaret edersem, çok resmi disiplinli bir hava içine girip sıkılacağımdan korkuyordum.
Üstadla umumî yerler ve toplantılar dışında, ailece görüşmemiz ve Onun iftihar ettiğim dostluğunu kazanabilmem, ancak bu çeşit korkuları attıktan sonra mümkün olabilmiştir. Yakından tanıyınca, Halide Nusretin ne kadar samimî, nazik ve alçakgönüllü bir hanımefendi olduğunu anlamakta gecikmedim.
Sanatçı heyecanını ve amatör ruhunu da -yılların geçmesine rağmen- aynen muhafaza ettiğine hayretle şahit oldum.
Halide Nusret, 70 yaşını geçtiği halde şiir yazmaya devam eden nadir şairlerimizden biridir. Hisara her şiir gönderişinde, beğenip beğenmediğimi merak eder ve heyecanla sorar. Yeni çıkan yazı ve şiirlerimizi, kendisi okuyamazsa, mutlaka birisine okutur, takdirlerini, tenkitlerini günü gününe bize ulaştırır. Bizden daha genç, daha yeni şairleri de oldukça yakından izlediğini biliyorum.
Bize son yolladığı ve Hisarın
Nisan 1976 sayısında yayınladığımız "Yüzükoyun" başlıklı şiiri üzerinde özellikle durmuş, bu şiiri dikkatle okuyup, kanaatimi açıkça söylememi ısrarla istemişti. Şiiri, istediği gibi, dikkatle okudum, fakat neden bahsettiğini pek iyi anlayamadım.
Yalandı söylediklerin, Yüzde yüz yalandı, biliyorum.
diye başlayan şiirin :
Ya inansaydım, sevgilim,
Düşünsene bir, Ya inanıverseydim sana?
mısraları özellikle beni şaşırtıyordu. Acaba, bu sevgili kim olabilirdi? Bu bir erkekse, şiir, Üstadın yaşına ve başına uymazdı; "Sevgili" den kastedilen Tanrı ise "Yalandı söylediklerin" "Ya inanıverseydim sana" mısraları ne oluyordu? Şiiri, o sırada dergiye gelen Yavuz Bülent Bâkilere gösterdim. O da işin içinden çıkamadı. Sonunda Üstada azıcık takılmaya karar verdik. Telefonu açtım :
- Şiirinizi okudum Üstadım,
- Beğendin mi?
- Beğendim, fakat ne demek istediğinizi pek iyi anlayamadım. Düşündüm, taşındım, sizin yeni bir aşka tutulduğunuza ve bu şiiri o sebeple yazdığınıza karar verdim. Yavuz Bülent de bu kanaatıma iştirak etti.
- Hay aklınızla bin yaşayın. Demek bu yaşta ha?
- Aşkın yaşı olmaz.
- Ayol, ben gençliğimde bile, sizin anladığınız manada bir aşk şiiri yazmadım.
Bunları söylerken, azıcık da öfkelenmiş olduğunu hissettim. Telefonu kapattıktan biraz sonra, bu sefer kendisi açtı :
- Durumu sana açıklamaya karar verdim...
Sesi kederli ve heyecanlı idi. Şiirde anlatılan olaya çok önem verdiği belliydi. Öyle bir ruh hali içindeyken kendisine takılmak istemekle baltayı taşa vurduğumu anladım.
Bana üstü kapalı anlattığına göre, yakınlarından birisi, o günlerde, kendisine çok kötü bir itirafta bulunmuş. İtirafın ne olduğunu söylemedi. Fakat üzerinde korkunç bir tesir uyandırdığı açıkça anlaşılıyordu. Bu itirafa inanmıyor, inanırsa yaşayamayacağını söylüyordu :
Ya inanıverseydim sana?
Hepten yıkılıp çökerdim; yerle bir.
Yok, hayır "yerle bir" nedir?
Uçurumlar boyunca, yerin dibinde
Ve...
Yüzükoyun!
Şiirin, bizim yaptığımız gibi, yanlış tefsir edilmemesi (!) için,
Ya inansaydım, sevgilim, "
mısraını, Ya inansaydım, yavrucuğum,
olarak değiştirmeyi uygun buldu ve şiiri o şekilde yaymadık. Son mısralardaki trajik ifadeye rağmen, konunun bu kadar ciddi ve önemli olduğunu hiç düşünmemiştim.
Halide Nusretin 50. sanat yılı dolayısıyla yayınlanan "Ellerim Bomboş" adlı kitabına bakıyorum. Üstadın 50 yıl boyunca yazdığı şiirlerden seçmeleri içine alan bu kitapta karşı cinse duyulan aşkla ilgili bir parçaya rastlamak hemen hemen imkansız gibi.
Kitabın, "Aşk imiş her ne var âlemde" başlığını taşıyan bölümünde de Şairin Tanrıya, yurda, annesine, çocuklarına, torunlarına duyduğu sevgiyi dile getirilmiş. "Aziz Eşime" başlığını koyduğu şiirde bile bir erkek değil, bir ırmak var: Tuna. Belki, bu dediklerimden "Hayali Cihan Değer" ve "Hatıran" başlıklı şiirleri istisna edebilirim. Onlarda da, sadece, maddî olmaktan çok uzak bir sevginin anıları ve belirsiz izleri görünüyor.
Halide Nusret gibi duygulu bir Şair hanım, ilk gençlik yıllarından itibaren kendisine âşık olan erkeklerin hepsine ilgisiz kalmış, onların sevgisine hiç karşılık vermemiş olabilir mi? "Bir Devrin Romanı" nda bu sorunun cevabını arıyor, zaman zaman da buluyorum.
1924 yılının ilk günlerinde,
Ankaraya öğretmenlik için başvurduğunu anlatırken, o zaman. İstanbul hariç
Türkiyenin her hangi bir yerinde görev yapmayı kabul ettiğini söylüyor ve İstanbulu istemeyişinin sebebini şu cümlelerle açıklıyor : "Güzel İstanbuldan, evet, yangından kaçarcasına kaçmak istiyordum. Bundan bir kaç yıl önce geçirdiğim bir his tecrübesini o zaman epeyce mühimsemiş "Aşk dedikleri şey acaba bu mudur?" demiştim... Bugün yarım yüz yıl geriye bakarken de rahatça "Evet aşk o idi!" diyebiliyorum. Ama, ne garip, inandığım, yaşadığım o şeyin, o çok güzel ve çok kutsal şeyin bir tarifini yapamıyorum. Hiç bir zaman da yapamadım".
Bu satırlarda. İstanbuldan kaçıp, Anadoluda çalışarak sevdiğini unutmak isteyen bir hoca hanımı (yeni bir Çalıkuşu Ferideyi) buluyoruz. Bu satırlar, Halide Nusrette niçin ateşli bir aşk şiiri bulamadığımızı da açıklıyor.
"Onunla dokuz ay nişanlı kaldık, Onun güzel adını taşıyan altın halkanın parmağıma ilk geçtiği günkü o kanatlı sevinci ve onu parmağımdan âdeta sökercesine çıkardığım dakikadaki korkunç ve sefil acıyı hiç bir zaman unutamadım. Benim tam tersime anacığım onu hiç sevmemiş, sevememiş; o aileye bir türlü ısınamamıştı... Annemin onları reddetmek için, kendince pek kuvvetli sebepleri vardı."
Bu son satırlar da samimi ve derin bir aşkın nasıl feda edildiğini anlatıyor. Görüyoruz ki, Halide Nusretin sevdiği adam. Çalıkuşu Feridenin Kâmuranı gibi hercailik etmemiş, fakat kendisinden zorla sökülüp alınmıştır. Annesinin kararına ve zevkine itaat etmekten başka bir şey düşünmeyen, kalbi parça parça olsada annesine karşı saadetini koruyamayan, iyi yetişmiş eski zaman kızlarının çok görüp işittiğimiz acıklı kaderleri de bu satırlarda yatmaktadır.
Karşı cinse duyulan aşkı, şiirlerine pek uğratmayan Halide Nusret, Tanrıya içini döktüğü; Yunusa, Mevlânaya seslendiği zaman, son derece coşkundur :
Avcumuz boş, gönlümüz boş,bağrımız sadparedir,
Yolcudur, yollarda şaşkın, çırpınır, âvâredir;
Koyma gafletlerde Râbbim kulların biçâredir,
Ya İlâhi, rahmetinden kimseler dur olmasın.
---------------------------
Gecenin bir saatinde
Eşiğine varan bendim
Kuşlar yuvada, kurt inde,
Karanlığı yaran bendim!
.......
Seni buldum Şahım seni
Tut elinden Üftadeni!
Koma karanlıkta beni
Mevlâna! Aman efendim!
---------------------------
Yunusum! Aşkınla dil oldu bülbül,
Cehennem ateşi kızı! kızıl gül.
Seni bu illerde bulalı gönül
Karaman diyarı apaydın bana!
Halide Nusret, her şeyden önce büyük bir vatanseverdir. 50. sanat yılı dolayısıyle yapılan törende şöyle demişti: "Kalemimi 50 yıldan beri karınca kaderince milletimin hizmetinde, memleketimin hayrına kullanmağa çalıştım. Bunda ne dereceye kadar başarılı olduğumu bilemiyorum.
Ama, memleket zararına tek satır yazmamış olmanın inanç ve sevinci içerisindeyim."
Q gün (17
Mayıs 1967) bu inancı hepimiz paylaşmıştık, bugün de paylaşıyoruz. Gerçekten, Halide Nusret memleket zararına tek satır yazmamış, her şeyi memleketin hayrına yapmaya çalışmıştır.
Şairin ilk gençlik yıllarına ait hayal ve tasavvurlarında dahi, her genç kızın düşüncesinden ayrı, millî bir intikam duygusu ön plâna geçer. Yukarda sözünü ettiğim hatıralarında şöyle diyor: "Anamın ailesi asker oluyordu, miralaylar, paşalar, hatta müşirler ...Ve en önemlisi şehitler... Annemin babası gencecik bir yüzbaşı iken (93) de, bir Moskof kurşunu ile şehit düşmüştü. Zavallı anacığım, kundakta yetim kalmıştı. Subayla evlenmeyi kurduğum çocuk yaşlarımda-, parıl parıl apolet, şıkır şıkır kılıç kadar, şehit dedemin intikamını Moskoftan alacak bir
Türk zabitine eş olmak hevesi de yer alırdı." Kader, bu "Türk zabitini",
Edirnede öğretmenlik yaptığı yıllarda karşısına çıkarır. O zaman
Kırklarelindeki süvari alayında binbaşı olan rahmetli Aziz Zorlutunayla evlenirler (9
Eylül 1926).
Halide Nusret, Aziz Paşanın vefatına kadar, tam 45 yıl, mutlu olduğunu sandığım, bir evlilik hayatı sürmüştür. Eşiyle birlikte Anadolunun bir çok yerlerini dolaşmış, çeşitli okullarda öğretmenlik yapmış, Türk çocuklarının kalplerine ve kafalarına ışık tutmuştur.
Öğretmenlikle ilgili hatıralarının toplandığı "Benim Küçük Dostlarım" kitabı için, rahmetli Arif Nihat
Asya şöyle der : ...Onu yalnız bir hatıra değil, aynı zamanda bir meslek kitabı olarak ilgililere tavsiye ederim... Bunun, okul klâsikleri arasına girmesi gereken bir kitap olduğu kanaatindeyim."
Şairimizin, çocukluk hayatı sarsıcı olaylarla dopdoludur. Bir gazeteci ve hürriyet savaşçısı olan babası Avnullah Kâzımî önce istibdat idaresinin, daha sonra-1908 yılında "Fedekaran-ı Millet Cemiyeti" adı altında bir siyasi parti kurup muhalefete geçtiği için- sözde hürriyet idaresinin (İttihat ve Terakkinin) hışmına uğrayıp, ömrünün büyük bir kısmını sürgünde ve zindanda geçirir. Bir süre, siyasetten çekilmeyi kabul edip, Kerküke mutasarrıf tayin edilir. Orada çok değerli hizmetler görür. "Bir Devrin Romanı"nda, Halide Nusretin Kerküke ve çocukluk yıllarına ait hatıraları canlı bir şekilde anlatılmaktadır.
Sevinci güller açmış, dertleri kor içimde,
Yurdumun dört bucağı sarmaşıyor içimde.
diyen Şairin, gezip dolaştığı yurt köşelerinden pek çok renk ve kokuyu şiirlerinde bulabilirsiniz. Bu şiirlerde, Urfa, Suruç Ovası, Birecik, Antep,
Bingöl Yaylası,
Erzurum, Sarısu,
Karaman, Erciyaş, Sarıkamış ve şimdi yurdumuzun dışında kalan Kerkük geçit resmi yapar.
Mehmetçiğe seslenirken, yüreğini koparıp, yiğit askerlerimize uzattığını hissedersiniz.
Köyde düşünceli, cenklerde şensin.
Yerlerde, göklerde, kalpde esensin,
Bir baştan bir başa tarihim sensin!
Ah arslan Mehmedim! Arslan
Mehmedim.
Şairimizin vatan toprağıyla nasıl kaynaşıp , sarmaştığını şu mısralar anlatmaya yeter sanırım :
Allah azîm lûtfudur insanlara toprak
Ak ekmeği berrak suyu doğuran kara toprak.
Mevsimleri besler ve bezer onları bir bir
Can verdiğimiz uğruna beyhude değildir.
İnsanlar onundur , ona bağlanmış ezelden
Ey sevgili toprak önümüz sen, sonumuz sen
Hayran sana, kurban sana canlar,
Sana toprak!
Hür bayrağımın sahibi toprak! Ana toprak!
Şairimiz, Ana Toprak için iki de fidan yetiştirmiştir :
Sendendir, sana döner damarlarımdaki kan
Senin için büyüttüm bağrımda bir çift fidan.
Bu iki fidan, şimdi benim yakınlarım olan, oğlu Ergun Zorlutuna kızı Emine Işınsudur. Ergun meslek olarak önce annesi gibi öğretmenliği seçmiş (Gazi Eğitim Enstitüsünü bitirmiş) sonra idarecilikte karar kılmıştır. Şimdi Devlet Hava Meydanları Genel Müdür Yardımcısıdır. Kendisini yazarlığa adayan Emine Işınsu da annesinin sanatçı ruhu ve kabiliyeti devam ediyor
Mehmet ÇINARLI / TÖRE / Mayıs 1976
3. Alternatif : Halide Nusret Zorlutuna
thumb
Halide Nusret Zorlutuna, Türk şair ve yazar. (
1901-
1984)
Hayatı
İstanbul'da doğdu. Babası Erzurumlu Zorluoğullarından gazeteci
Mehmet Selim, daha sonraki adı ile
Avnullah Kâzımî Beydir. Ünlü gazeteci
Süleyman Tevfik Özzorluoğlu ise amcasıdır. Erenköy Kız Lisesi'ni bitirdi. Bir süre
İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde eğitim gördü.
1924'te başladığı öğretmenlik görevini İstanbul, Edirne, Urfa, Kars ve Ankara gibi yurdun çeşitli yerlerindeki liselerde yıllarca sürdürdü.
1957'de Ankara Kız Teknik Öğretmen Okulu'nda görevliyken emekliye ayrıldı.
10 Haziran 1984'te İstanbul'da vefat etti.
Şiir yazmaya mütareke yıllarında başladı. Kurtuluş Savaşı'nın etkisi ve heyacanıyla millî edebiyat akımına katıldı. Kadın duyarlılığıyla işlediği şiirlerinin yanı sıra hikâye, deneme, roman türlerinde de eserler verdi. Millî edebiyat akımı içinde değerlendirilen şiirlerinde hececi anlayışa bağlı kaldı. Şiir hikâye ve düzyazıları Millî Mecmua, Aydabir, Çınaraltı, Hisar, Türk Kadını, Türk Edebiyatı, Ayşe ve Töre gibi dergilerde yayımlandı. General Aziz Vecihi Zorlutuna ile evli olan Hâlide Nusret hanım, Ünlü romancılardan
Emine Işınsu'nun annesi,
Pınar Kür'ün de teyzesidir.
Başlıca Eserleri
Şiir
Geceden Taşan Dertler (1930)
Yayla Türküsü (1943)
Yurdumun Dört Bucağı (1950)
Ellerim Bomboş (1967)
ağla bahar
gel bahar
git baharRoman
Küller (1921)
Sisli Geceler (1922)
Gül'ün Babası Kim, İstanbul: Remzi Kitap Evi, (1933=
Aşk ve Zafer, Ankara: Töre-Devlet Yay. 1978Hikâye
Büyük Anne (1971)
Aydınlık Kapı (1974)
Benim Küçük Dostlarım (1948)Hatıra
Bir Devrin Romanı, Kültür Bakanlığı Yayınları Ankara, (1978) Eserlerinden Bir Örnek
Git Bahar
Çekil bu gölgeli yolda gezinme...
Bahar, bakışların yine pek sarhoş.
Yanılıp gönlüme misafir inme:
Kapısı kilitli, mihrabı bomboş
Mabettir orası, meyhane değil!
Altınlı başında papatya niçin?
Sarı saçlarına pembe gül takın!
Git bahar, gönlümde ibadet için,
Diz çöken kızları ürkütme sakın,
Kalbime girme, o kâşâne değil!
Ziyalar, kokular, renkler, çiçekler...
Ömrünün her günü bir başka düğün,
Bülbüller koynunda aşkı çiçekler
Güller dökülürler göğsüne bütün!..
Gerçekten güzelsin, efsane değil!
Git bahar, git bahar, uzaklarda gül!
Denize renginden bırak hediye
Ufuklarda gezin, semaya süzül
Sokulma kalbime peymane diye
Gördüklerin kandil, peymane değil!
İlgili Olabilecek Başlıklar: