Velid Canbolat
Velid Canbolat HAKKINDA YAZILANLAR
Dağın Laik Şeyhi
Erdal Şafak
Sabah
arsiv.sabah.com.tr/2005/04/01/cp/gnc105-20050313-102.html - 74k -
Velid Canbolat, Tamamı için linke tıklayın" href="http://ansiklopedi.bibilgi.com/Lübnan">Lübnan Dağlarında kuş uçurtmayan, inançlarını yüzyıllardır kimsenin...
Bu başlıkla ilgili :
Velid Canbolat
HAKKINDA YAZILANLAR
Dağın Laik Şeyhi
Erdal Şafak
Sabah
arsiv.sabah.com.tr/2005/04/01/cp/gnc105-20050313-102.html - 74k -
Velid Canbolat,
Lübnan Dağlarında kuş uçurtmayan, inançlarını yüzyıllardır kimsenin çözemediği 200 bin Dürzinin hem ruhani hem de siyasi lideri.
Bu hafta konumuz biraz farklı. Bir insandan yola koyulup, bir ülkenin, bir derebeyi ailesinin ve dışa kapalı bir inanç topluluğunun içine sızacağız. Anadolunun da dahil olduğu mitolojik coğrafyada binlerce yıldan beri kanat çırpan -soyu iyice azalmış- bir kartal topluluğunu anlatacağız. Beyrutun güney kapısından çıkın. Şuf yazılı oku izleyin. Hafifçe güneydoğuya yönelmiş oluyorsunuz. İlerde bir rampa çıkacak karşınıza sonra bir tepe. Daha sonra o tepenin ardında başka tepeler göreceksiniz önünüzde ve arkanızda. Lübnan Dağlarındasınız. Rivayete göre, Olympedeki tanrıların yazlık mekanıydı burası. Zeustan Afrodite, Apollondan Uranosa kadar cümle büyük-küçük tanrı,
Akdeniz ikliminin (Yazları sıcak ve kurak, kışları ılık ve yağmurlu) o boğucu günleri başlayınca, bavullarını toplayıp Lübnan Dağlarına göç ederlerdi. Hatta Sisyphe bile, çilesini biraz olsun katlanılır hale getirmek için, o aylarda ebedi cezası kayasını sırtlayıp soluğu buralarda alırdı. Zeusun hoşgörüsü ve izniyle. Tepeye varınca manzara soluğunuzu kesecek. Karşıda, paralel uzanan bir sıradağlar daha (Onun da adı Anti-Lübnan Dağları), iki dağ zinciri ortasında ünlü Bekaa Vadisi ve tepeler arasından el sallayan masmavi Akdeniz. Ve bir de binlerce yıldan beri varlığını sürdüren, daha doğrusu hayatta kalmaya çalışan, dünyanın en güzel ağacı olan sedir ormanları. (Not: Lübnan Dağları dışında sedir ormanları bir de Toroslarda var. Ancak tükenmek üzere. Aranızdaki çevrecilere ve vicdan sahiplerine sesleniyorum; bir şeyler yapmazsanız, yapmazsak, 5 bin yıllık ormanları bundan böyle sadece ansiklopedilerde görebileceğiz.) Küreselleşmenin öncüsü Finikeliler-Atlantike bile yelken açmışlardı-ticaret gemilerini her türlü doğal koşula dayanıklı o sedir ağaçlarından yaptılar. Hazreti Süleymanın mabeti de Lübnandan kesilen sedir ağaçlarıyla inşa edildi. Derler ki Kudüste Hazreti Süleymanın mabedine sedir kerestesi taşıyan Saydalı işçiler, bugün Lübnan Dağlarında yaşayanların büyük büyük büyük (Zincirin ilk halkalarına ulaşmak için "büyük" sıfatını en az 50 kez tekrarlamamız gerekiyor) dedeleriydi. Onlara "Dürzi" deniyor. İnançlarıyla ilgili rivayet çok ama "ifşa edilmiş" sır yok denecek kadar az. Hem de bu bilgi çağında bile! Kimilerine göre,
Müslüman ama
İslamın beş şartını iptal etmiş bir kol. Kimilerine göre, Müslüman sayılsalar da ilkeleri İslamın çok uzağında olan bir inanç sistemi. Kimilerine göre, zahiri olarak (görünüşte) Müslüman ama Batıni olarak (iç dünyalarında) farklı bir inancın sahibi. Kimilerine göre, Müslüman hem de Sünni, ama yorumları değişik. Kimilerine göre, Müslümanlığın Şii kolundan ve İsmaililiğe yakın, hatta "Dağın Şeyhi", yani Alamut Kalesinin efendisi Hasan Sabbahın müritleri. Kimilerine göre,
Budizmle akraba, reenkarnasyona inanan bir topluluk.
HERKES DÜRZİ OLAMIYOR
Kimilerine göre, Museviliğin su katılmamış yorumundan etkilenmiş inanç sistemi. (Kanıt olarak, ancak Dürzi doğanların Dürzi olabilmesi yasası gösteriliyor. Topluluk dışı evlilik zaten binlerce yıl önce yasaklandığı için bir Dürzi ile hayatınızı birleştiremiyor, yani eş durumuyla Dürzi olamıyorsunuz. Aynı şekilde, "İnancınızı paylaşıyorum, Dürzi olmak istiyorum" diyene de hemen kapıyı gösteriyorlar.) Kimilerine göre, Tapınak Şövalyelerine (Sadettin Tantanın kulakları çınlasın), oradan da Masonluğa esin kaynağı olmuş ama onlardan da "ritüeller" almış sır küpü bir cemaat. (Bu karşılıklı etkileşimin Haçlı Seferleri sırasında, 1099da Kudüsün Hıristiyanların eline geçmesinden sonra gerçekleştiği öne sürülüyor. Dürzilerin Tapınak Şövalyelerinden alıntılarına örnek olarak "Darasin" gösteriliyor. İddiaya göre, gerçek kimliğin gizlenmesine ve çevreye Müslüman olarak görünülmesine dayanan bir emir bu. Yani bir tür takiyye.) İnançlarının "ifşa" edilen bir ilkesini ekleyelim, Müslüman sayılıp sayılmayacaklarına siz karar verin: Dürzilere göre, ahiret, cennet, cehennem, arş, kürsi, hesap, ceza, ödül ve de peygamberlerin vaat ettikleri ya da uyardıkları başka ne varsa, hepsi bu dünyada; gerisi boş veya adını koyarsak, hiçlik. (Tüm bu sayılanların insanın içinde olduğunu söyleyen
Budizme bizce de hayli yakın...) Gezegenimizde topu topu 350 bin kadar insanın paylaştığı bir inancın böylesine dışa kapalı olması, ser verip sır vermemesi gerçekten büyüleyici. Ya da ürpertici. Kökenleriyle ilgili gerçeklere gelince, bilgi kırıntıları her türlü yoruma açık. Özetleyelim: Fenikelilerden, Hazreti Süleymandan gelen etkilerini bir yana bırakırsak (İşi Hititlere, Galatlara kadar götürenler var. Persler ve Medlerin inançları olan Mazdeizmle ilişkilendirenler de az değil), Dürzilik, 11inci yüzyılda
Suriyede ortaya çıktı. Ancak
Mısırdaki Fatimi devletine (Haçlı
Orduları 1099da Kudüsü onlardan aldılar) bağlı olarak. O tarihte Fatimi Halifesi olan Hakim Biemrillah kendisini tanrı ilan ettiği batıni bir akım geliştirdi. Bu yeni inancı yayma görevini de veziri Hamza bin Aliye verdi. O da kendisini peygamber ilan etmesin mi... Uzatmayalım; Hamza bin Alinin irşatla görevlendirdikleri arasında Orta
Asya steplerinden çıkıp gelmiş bir
Türk de vardı: Anuştegin ed-Derezi. İşte onun Ortadoğu topraklarındaki, özellikle Lübnan Dağları ve çevresindeki çalışmaları yeni inanca epey taraftar kazandırdı. Dürzi sözcüğünün de Dereziden geldiği varsayımı hayli yaygın. Böylece Dürziler ile Türkler arasında ilk köprüyü kurmuş olduk. Devamı var Lübnanın birkaç bin yıllık tarihini anlatırken, menzile vardığımızı fark etmedik. Şufa gelmişiz bile. Zaten Beyrutun topu topu 43 kilometre ötesinde. Kasabanın adı
Arapçada "Bak" anlamına geliyor. Daha geniş yorumuyla da "Manzara..." Akdenizden kopup gelen rüzgarların cirit attığı sokaklarını geçip kasabanın dışına ilerliyoruz. İşte ulaşmak istediğimiz yer: Beitteddin Sarayı. 1620de inşa edilmiş, iki kez yanmış, 19uncu yüzyılın sonlarında, Osmanlı egemenliğinin mumunun sönmekte olduğu yıllarda, Emir Beşirin bir
İtalyan mimara restore ettirdiği, İtalyan ve Arap stillerinin olağanüstü uyumlu uygulaması olan gotik kemer teknikleriyle zamana meydan okuyacak güce kavuşturulmuş bir mekan. Emir Beşirin Hıristiyanlığa yakınlığının kanıtlarının bu sarayın hamamlarında gizli olduğu söyleniyor. Beitteddin Sarayının bir başka ve asıl yaygın adı Muhtara. Ve bu haftaki portre konuğumuz orada yaşıyor:
Velid Canbolat. (Buyurun, Anadolu ile ikinci köprü: Canbolat,
Türkiyede de çok yaygın bir soyadı.
Gaziantep kökenli oldukları, Osmanlı döneminde bir uçlarının
İstanbula, diğerinin Lübnan, Suriye,
Ürdün,
İsraile uzandığına ilişkin belgeler var. Hatta ünlü öykücü ve romancı Orhan Kemalin bile anne tarafından Canbolatlardan olduğu söylenir. Asıl adı Mehmet Raşit Öğütçü olan Orhan Kemalin, Birinci Büyük Millet Meclisinde
Kastamonuyu temsil eden, Atatürkün
Ankara dışında bulunduğu bir sırada Adalet Bakanlığına getirilen, bu koltukta sadece üç gün oturabilen, daha sonra muhalefet saflarına katılıp Ahrar Fıkrasını kuran, bir İstiklal Mahkemesinden diğerine sürüklenen babası avukat Abdülkadir Kemali Beyin bunaltıcı baskıların bir soluklanma dönemini fırsat bilip çoluk-çocuğuyla Beyruta kaçması rastlantı olmasa gerek...) Kendini anadilinden tek sözcük bile bilmeyen bir Kürt olarak tanıtan 7
Tamamı için linke tıklayın" href="http://ansiklopedi.bibilgi.com/Ağustos">Ağustos 1949 doğumlu
Velid Canbolat, Lübnanın epeydir sayım yapılmadığı için ancak tahmini söylenebilen 3.3 milyonluk nüfusunun yüzde 8ini oluşturan Dürzilerin her şeyi. Lübnan dışındakilerin de. Hem dini lider, hem siyasal önder, hem tüm dertlerine koşan muhtar, hem ağa, hem derebeyi hem hem hem... Başında bulunduğu, Sosyalist Enternasyonalin asli üyelerinden olan, Lübnan İlerici Sosyalist Parti, ona babası Kemal Canbolatın mirası. Kemal Canbolat, Lübnan iç savaşının bir gözün diğerini düşman gördüğü, yani tanrıların çıldırdığı yıllarında, 16
Tamamı için linke tıklayın" href="http://ansiklopedi.bibilgi.com/Mart">Mart 1977de, Beyruttan Şufa dönerken, bir Suriye kontrol noktasında öldürüldü. Kurşunun hangi adresten gönderildiği daha ilk günden biliniyordu ama
Velid Canbolat, bu sır olmayan sırrı 25 yıl sonra açıklayabildi: "Babamı Suriye öldürdü, Hafız Esatın adamları..." Çünkü Kemal Canbolat iç savaşta Müslümanlar safında yer almakla birlikte, bu kanlı (dile kolay 300 bin kişi hayatından oldu) oyunu bitirmek için, sağcı, yani Falanjist Hıristiyanlarla el altından temasa geçmişti. Hafız Esat hiç hoşlanmadı onun gizli kapaklı girişimlerinden. Çünkü o kim sendeleyecek gibi olursa elinden tutarak çatışmaların sürmesini, böylece Lübnanın tüm damarlarındaki kanın boşalmasını bekliyordu. Sedir ülkesini kölesi yapmak için. Zira Saddam Hüseyin için
Kuveyt neyse, Suriye için de Lübnan oydu: Sömürgeci güçlerin anavatandan kopardıkları parça.
SOYLARI ABBASİLERE UZANIYOR
Aşiretin yaptırdığı araştırmalara göre, Canbolatların soyu Selahattin Eyyubiye kadar dayanıyor. Ancak bazı tarihçilerin buna itirazı var. Birkaç yıl önce Musulda bulunan 1300 yıllık bir belgede, Canbolatların Abbasilerden geldiği yazılı. Abbasilerden ama Emevilere yakın bir aşiret. Canbolatlar 1607-1608de Ali Canbolatın Osmanlılarla yaptığı savaşı yitirmesinden sonra Lübnana göç ettiler. Lübnan Dağlarında ve Şufta o dönemde hüküm sürmekte olan emirlerin himayesine girdiler. Bir süre sonra da bölgenin etkin eşrafı arasına katıldılar. Ancak ailenin dolabında bazı cesetler, yani sırlar da var. Örneğin tarihçi Hasan Hişiye inanmak gerekirse, Canbolatların bir dalı da Kremlinin dehlizlerinde kayboluyor. Korkunç İvan, Temruk Canbolatın kızıyla evlenince, sülalenin bir bölümü Hıristiyan oldu. Hıristiyanlığı reddedenler ise Lübnana göç edip günümüzdeki Canbolat aşiretini oluşturdular. Canbolatların üç efsane lideri var: 1700lerin ikinci yarısında Lübnan Dağlarının efendisi olan Şeyh Ali Canbolat, onun ardından gelen Şeyh Beşir Canbolat ve
1900lerin ikinci yarısında hüküm süren Kemal Canbolat. Kemal Bey -halkı ya da tebaası ondan öyle söz ederdi- sadece bir ağa, bir derebeyi, bir dini otorite ya da Ortadoğunun feodal düzeninin en önemli isimlerinden biri değildi; ayrıca çok yönlü ve de ruh zenginliğine sahip biriydi o. Üçüncü dünyanın sorunlarına duyarlı bir ilericiydi.
1943te kurduğu İlerici Sosyalist Parti sadece Lübnanın değil, Arap aleminin ilk sol siyasal örgütlerinden biriydi. Siyasette ele avuca gelmeyen bir satranç ustasıydı. Bir kültür adamıydı o. Yazdığı "Lübnan İçin" kitabı bugün bile güncelliğini koruyor. Mistik yönü ağır basan, o alandaki bilgilerini derinleştirmek, ruhunu besleyecek kaynağı aramak için
Hindistana kadar giden biriydi.) Babası öldürüldüğünde
Velid Canbolat henüz 28 yaşındaydı. Gece hayatı gündüzlerinden çok daha hareketli ve uzundu ve de siyasetle zerrece ilgisi yoktu. Yoga ve meditasyon yapan, ermiş hayatı süren babası, gecekuşu Velide sık sık "Aklını başına topla, kendini hazırla" uyarılarında bulunuyordu. Seziyordu ya da biliyordu Suriyenin onun hesabını görmeye hazırlandığını. Fransız kolejlerinde el bebek gül bebek eğitim görmüş
Velid Canbolat, birdenbire kendini Lübnanda 200 bin kişilik (Lübnan dışındakilerle 350 bin kişi) topluluğun maddi ve manevi lideri buluverdi. Cenaze töreninde, babasının kabrine son toprakların da atılmasının hemen ardından bir siyah "abaya" giydirildi. 18inci yüzyıldan beri Canbolat sülalesinde nöbet böyle devrediliyordu. Harley-Davidsonlu çılgın gençliği o an noktalandı. Gece alemleri de. Canbolatların kanında, geninde vardı siyaset; o sayede 1
Aralık 1982de Beyrutta kendisini hedef alan bombalı arabayla suikast girişimine rağmen yüreğine taş basarak, Suriyeye yanaştı. Bugün yüzünü buruşturarak, "Hafız Esadın işbirlikçisiydim" diyor ve ekliyor: "Suriye ve Sovyetler Birliği, İsraile karşı Arapları destekliyorlardı. Benim de Dürzileri korumak için o tarafta yer almak dışında seçeneğim yoktu." Ona siyasetin inceliklerini öğreten Sovyetler Birliğinin Beyrut Büyükelçisi Aleksandr Soldatov oldu. Yaptığı iyilik o kadarla kalmadı; birkaç yıl sonra kalesi Şufun Falanjist milislerce kuşatıldığı dönemde Kremlinin silah göndermesini sağladı. Yine o dönemde KGBnin şeflerinden, Sovyetler Birliğinin yıkılmasından sonra başbakanlığa kadar yükselecek Evgeni Primakovla tanıştırdı. İyi dost oldular.
Velid Canbolat, o yılların anılarına gözü gibi bakıyor: Masasında orak-çekiçli bayrak, babasına
1970de verilmiş Lenin Barış Ödülü başta olmak üzere bir yığın Sovyet madalyası Falanjistlerin saldırısına Lübnan Dağlarındaki - atalarının kollayıp kiliseler inşa ettiği- Hıristiyan köylerinde katliam yaparak cevap verdi. Böylece Dürzilerin gözünde iktidarı sonsuza kadar pekişti. Lübnan basınındaki yargıya göre, "
Velid Canbolat, Hıristiyan köylerini yakıp yıkmasaydı, Dürziler etnik temizliğin kurbanı olacaklardı ve belki de tarihten silineceklerdi. Onları zafere götüren ve yeniden dağların hakimi yapan
Velid Canbolat oldu. Bunu hiçbir zaman unutmayacaklar." Kendisi de ilerde o kıyımı anlatırken, "Evet, kan döktüm ama başka çarem yoktu. Dürzileri faşist Hıristiyanlara karşı korumak zorundaydım" diyecekti. Aynı
Velid Canbolat daha sonra Falanjistlerin lideri Emin Cemayeli Muhtarada ağırlayacak, parlamentoda onunla işbirliği yapmayı kabul edecek kadar pragmatik, oportünist ya da gerçekçiydi.
1989daki Taif Antlaşmasıyla iç savaş bitince
Velid Canbolat yeni bir müttefik buldu:
Suudi Arabistandaki işlerini yöneticilerine emanet edip Lübnanda siyaset yapmaya karar veren 4 milyar dolarlık servetin sahibi Kemal Hariri. İyi günleri oldu, kötü günleri de; ama 15 yıl omuz omuza verdiler. Hariri, Lübnanı Suriyenin pençesinden kurtarmaya ant içmişti. Canbolat da öyle. Ama Haririden daha ihtiyatlıydı, daha kurnaz, daha siyasi... Gerisi malum. Artık Hariri yok. Canbolat akıntılı sularda tek başına boğuşmak zorunda. Biz bu yazıyı hazırlarken, Lübnan muhalefetinin diğer liderleriyle
Avrupa turuna çıkmıştı. Hem de merhum Haririnin özel uçağıyla. Ve AB başkentlerinde bıkmadan usanmadan aynı uyarıyı yapıyordu: "Suriyenin çekilmesine evet. Ancak
Amerikalıların istediği gibi Hizbullahın da silahtan arındırılması için diretirsek, bu kez Şiiler ile Lübnanın diğer kesimleri arasında yeni bir iç savaş çıkar. Siz Avrupalılar ne yapıp edin, Başkan Busha bunu anlatın."
İran yanlısı, Tahran destekli Hizbullahın niyetlerinden duyulan kuşkuları seslendirenlere de kendinden son derece emin şu yanıtı veriyordu: "Korkmayın. Her şeyden vazgeçerim, laiklikten asla. Lübnanda din devleti kurmak isteyenlerin önce benim cesedimi çiğnemeleri gerekir. Yetmez; Lübnan Dağlarında tarih boyunca kimsenin zaptedemediği kalelerimize de saldırmaları gerekir. O zaman ne yapacağımızı bir kez daha tekrarlamama izin verin: Her zaman, her yerde, kanımızın son damlasına kadar savaş..." Özetle bir zamanların aklı bir karış havada ve atalarından kalan, tükenmesi imkansız servetiyle jet sosyeteye girmeye çalışan dağlı genç, şimdi sadece Lübnanda değil, tüm Ortadoğudaki demokratik değişim umutlarının simgesi...
xxxxxxxx
Şam cephesi, Lübnan muhalefetini ‘sürgün general’ ile vurdu
Vesim Bekraki, Beyrut, Cihan Haber Ajansı
Zaman 14.06.2005
Lübnan’daki genel seçimlerin 3. turunda büyük sürpriz yapan eski Genelkurmay Başkanı ve
Başbakan Michel Aun’un zaferi, Suriye karşıtı muhalefete darbe olarak yorumlanıyor.
128 üyeli mecliste toplam 58 sandalyenin ayrıldığı Dağlık Lübnan ve Bekaa bölgelerinde Aun ve müttefikleri 21 sandalye kazandı. Genellikle Marunilerin yaşadığı bölgelerde üstün görünen Aun, Suriye karşıtı olmak iddiasıyla ortaya çıkan muhalefetin ‘hiçbir programı’nın bulunmadığını söyledi. İlk iki turda Suriye yanlısı ve karşıtı cephe başa baş sonuç elde etmişti. Şam yanlısı Hizbullah ve müttefikleri de dün kazandıkları 10 milletvekilliği ile sandalye sayısını 33’e yükseltmiş durumda. Eski Başbakan Refik Hariri’nin oğlu Saadettin Hariri’nin listesini de içinde bulunduran Dürzi lider
Velid Canbolat’ın liderliğindeki ittifak da önceki günkü seçimlerde kazandığı 27 vekillikle sandalye sayısını 46’ya yükseltti. Son tur öncesi kilit önemdeki 3. tur sonuçlarının Suriye karşıtı cephe için büyük darbe olduğu ve muhalefetin parlamentoda çoğunluğa sahip olmasını önleyebileceği yorumları yapılıyor. General Aun, Suriye yanlısı
Cumhurbaşkanı Lahud’un görevden alınmasına soğuk yaklaşıyor.
1980’lerin sonlarında başbakanlık da yapan Aun, Suriye’nin çekilmesine yönelik kampanya yürütenlerin başında geliyordu.
1988 Eylül’ünde geçici hükümetin başına geldiğinde Suriye’nin çekilmesini isteyen Aun,
Ekim 1989’da azledilmesine rağmen görevi bırakmayı reddetti. Taraftarları
Kasım 1990’da Suriye güçlerine yenilince Aun,
Fransa Büyükelçiliği’ne sığındı. Fransa’daki 14 yıllık bir sürgün hayatının ardından, Suriye askerlerinin çekilmesi sonrası
Mayıs 2005’te ülkesine geri döndü.
İlgili Olabilecek Başlıklar: